Cuma, Nisan 11, 2008 

“GÖNÜL YARASI”

Yaşar Taşkın KOÇ


Biliyorum, Trabzon Valisi’nin aleyhine manşet çektiği gün Hürriyet, papazı öldürdüğü iddia edilen genç yakalandı. Papazı niye öldürdü; karikatür meselesi mi, misyonerlik tepkisi mi, cinsel taciz mi... belli olur yakında.
Biliyorum, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile tasarruftan bahseden Maliye Bakanı, bu “reformun karşılığında sadece ilaçta 1 katrilyon liralık artışla karşılaştı. Her mahallede pıtrak gibi çoğalan özel hastanelerin faturaları da eklendikçe neler neler çıkacak daha...
Biliyorum, Hüsamettin Özkan Yüce Divan’daki son savunmasında “Malvarlığını bile açıklayamayanlar beni buraya sevketti derken, Başbakan malvarlığını açıklıyordu...
Biliyorum ama, Kurtlar Vadisi’nin film haliyle ilgili yazı yazmak aslında ciddi bir moda. Ama derdim moda değil, Mutlu Parkan’ın artık piyasada bulunamayan, talebelik dönemimde okuduğum ve çok yararlandığım kitabından bahsetmek. Kitapta, filmlerde kötülerin daima kaybetmesi meselesi açıklanıyordu. İzleyici, filme girer, kötüler kötülüklerini zirveye kadar taşır ve sonunda mutlaka kaybederlerdi. Seyircinin duygu ve düşünceleri film içinde yoğunlaştırılır, yükseltilir ve sonunda kötünün zaferine yakın bir yerde çıkan çatışma ile savaş iyiye kazandırılır. Gerçek hayatta bir türlü iyi’nin kazanamadığını bilen, yaşayan; bizzat kaybeden seyirci de film içinde iyiyle özdeşleştiği için, bu “son sayesinde duygularını boşaltır.
Gerçek hayatta yapılamayan bir filmde yapılır.
Galiba teknik olarak da “katarsis deniliyordu bu duruma.
Bu yüzden nice filmler heba olup gitmiştir.
Bu yüzden Hollywood ciddi bir yalandır.
Bu yüzden, bir zamanlar adam sandığımız De Niro, Korku Burnu’nda rolü kabul etmeden önce, “Sonunda ailenin kazanmasını şart koşmuştur. Gören de Amerika’da hep aile kazanıyor sanır. Bu yüzden nice parlak yönetmen kenara itilmiştir. Kimi filmler sansürden uzun yıllar kurtulamamıştır.
Ama “iyilerin kazandığı filmler hep ön sıradadır. Ama bu filmlerde “iyilik değil, “iyi kazanır. Bütün zaafları da buradadır zaten. Altı boş, içi kof iyiler dayatılmaktadır bu filmlerle sadece. Bu yüzden, gerçek hayata bir katkıları olmadığı gibi sadece köpük katarsisler oluşturdukları için yenilerini de sürekli üretmek gerekmektedir.
Bizim borsada katarsis zirvesi yapan son ürünümüz de Kurtlar Vadisi filmi.
Gerçek hayatta çuvalı giymişsinizdir; sinemada seyirciye çıkarttırırsınız...
Gerçi Batılı insan için bu arınma belki mümkün. Belki Türk tipinde ters tepiyor bu katarsis anlayışı... Bilmiyoruz, Türkler bu filmden çıkarken Amerikan nefreti artmış olarak mı çıkıyor; arınmış olarak mı çıkıyor; yoksa nefreti artmış olarak mı?
Memlekette sosyoloji ve psikoloji alanında dişe dokunur, işe yarar bir araştırma görmediğimiz için uzun zamandır, bunun cevabını da bilmiyoruz.
Ama, 3 gün içinde 1 milyondan fazla izleyicinin izlemesi; bu kadar kof, bu kadar boş, bu kadar sahte ve belli ki bu kadar acemi bir filme bu ilgi kadar, filmin galasına katılan insanların eğitim, kariyer durumu da ayrıca bir inceleme konusu. Bütün seviyemiz artık bu kadar mı?
Umutsuz olmak için sebep çok...
Ama umut için de ‘buradayız’ diyenler var.
Yavuz Turgul gibi... Onun çektiği Gönül Yarası filmi gibi...
Kanal D pazartesi akşamı yeniden yayımladığı için artık milyonların izlediği bir film haline geldi, bu yüzden ben de aslında size Gönül Yarası filminden bahsetmek istiyorum.
Gerçi, bu konuda mükemmel bir analizi Sadık Yalsızuçanlar Zaman gazetesinde yazmış, mutlaka okuyun http://www.zaman.com.tr/?hn=246911&bl=yorumlar&trh=20060115.
Her filmi içi boş, ne idüğü belirsiz “iyi karakterler kazanmaz. Gerçek hayata çok daha uygun olarak “iyilik kazanabilir belki.
Gönül Yarası da böyle bir film. Fazla yetenekli olmayan Meltem Cumbul’dan yeni yıldız Timuçin Esen’e herkes çok iyi oynuyor. Şener Şen’in oyunculuğu için ayrı bir paragraf gerek, ama artık izlediniz, uzatmaya gerek yok.
Filmin başarısı için, müzikten görüntüye kadar herşeyin dört dörtlük olduğunu; başlangıçta bir iki diyaloğun biraz zorlama kaçtığını; Yavuz Turgul’un karakterleri çabucak tanıtmak için biraz aceleye getirdiği kısa bir iki yer olduğunu belirtelim sadece.
Az anlaşılmış olduğunu düşündüğüm 21 Gram filminde de kalbi iflas etmiş bir adam, sonunda iki çocuğu ve eşini kaybedip tekrar uyuşturucu bağımlısı olma yolunda yürüyen bir kadına; trafik kazasında 3 kişinin ölümüne neden olup hayata ve daha kötüsü Allah’a olana inancını kaybetmiş bir adama ve umutsuzca bebek sahibi olmaya çalışan ama kocasından boşanmak üzere olan bir kadına... üç insana yeniden hayat vermişti.
İki kadın hamileydi film biterken, yani hayata yeniden tutunuyorlardı. Bir adam ailesine, hayata ve Allah’a yeniden kavuşuyordu.
Bütün bunları kalbi iflas etmiş bir adam, ölmeden hemen önce başarmıştı. Sonunda da öldü.
Gönül Yarası en çok 21 Gram’ın bu tarafına benziyor.
Cumhuriyet’i ve aydınını simgeleyen emekli öğretmen Nazım (Şener Şen) film biterken annesi babası ölmüş (çünkü öldürücü bir ilişki baştan beri) bir kızın yeniden konuşmasına vesile oluyor. Ve bu kızı artık doğurması ihtimali olmayan kendi öz kızına veriyor evlat olarak.
Hayat sürüyor.
Bir sürü kötülük, sıkıntı arasından bir filiz doğuyor yeniden veya bir sürgün bir başka toprakta yeniden hayat buluyor...
Müziklerinin başarısı Neşet Ertaş’ın kasetlerinde bile olmayan güzellikte bir Karlı Dağlar yorumundan belli zaten ama ayrıca soundtrack’ı çıkarılacak kadar da belgeli olan film için, Kurtlar Vadisi ve benzeri düzeysiz saçmalıklara karşı yüzümüzü ağarttığı için teşekkür ediyorum bir kere daha. Katarsis numaraları çekmeden, yalan söylemeden bizi bize bizden öykülerle en temiz, en özenli şekilde anlatabildiği için...
Sahi, Camdan Kalp diye de bir film vardı, izlemiş miydiniz?


http://www.8sutun.com/node/7122

 

"Bu suyun balığı…"

Meral Okay'ın, Yavuz Turgul'un "sihri"ni anlatırken kullandığı "çünkü bu suyun balığı o" cümlesiVe Sadık Yalsızuçanlar'ın "seyrettiğim en iyi Türk filmi" dediği Gönül Yarası için kullandığı "ciğerdelen bir film" tanımlamasıYavuz Turgul'u ve onun filmlerini bunlardan daha iyi anlatacak başka iki cümle, bilmiyorum bulunabilir mi? Ben bulamadım ve başlık için gönlüm ikincisinden yana olduğu halde birinciyi tercih ettim.
"Ciğerdelen filmlerin yönetmeni" Anlatmak istediğim duyguyu uyandıracağını bilsem, ne kadar çok isterdim bu başlığı kullanmayı. Fakat biliyorum; "yürek"in karşılayamayacağı kadar yoğun duyguları anlatmak için "ciğer"i yardıma çağıranların sayısı artık çok, çok azaldı. Tamam, size anlatamayabilirim, ama gene de söylemeden geçemeyeceğim: Bilin ki o filmler ancak "ciğerden" yapılabilir.
"Ciğerdelen filmlerin yönetmeni" faslını böylece kapattıktan sonra "bu suyun balığı" faslına gelebiliriz artık. Meral Okay şöyle demişti onun için:
"Yaptığı işlerin sihri mi ne? Yavuz Turgul, yerli. Bu suyun balığı o!"
Benim dil duygum, "bu suyun balığı" ile mesela "bu toprakların insanı" arasında çok büyük bir vurgu farkı olduğunu söylüyor bana. Birincisi başka sularda var olamaz, fakat ikincisi başka topraklarda var olabilir. O nedenle ben, Şener Şen'in kendisi için geçerli olduğunu söylediği şeyden Yavuz Turgul'u tenzih ederken isabetli bir teşhiste bulunduğu kanaatinde değilim.
"Biz bu topraklara ait sanatçılarız. Benim için Hollywood mümkün değil. Dil, davranış biçimi, vücut dili bize ait. Bir Züğürt Ağa'yı Robert De Niro oynasa bizimki gibi olmaz ama adam dünya starı. Ben New York'lu bir taksi şoförünü nasıl oynayayım? Ama Yavuz yurtdışında da yapar işini, yaratıcılığını..."

O huzuru bulduğunda
Bin bir mihnetle gazeteci karşısına geçtiği o nadir anlardan biriGazeteci soruyor: Röportajdan, soru cevaplamaktan da kaçıyorsunuz değil mi? Cevap: Evet, var böyle bir şey. Soru: Neden? Cevap: Bu çok uzun ve derin bir konu. Tamamen ego üzerine kurulu bir iş bizimkisi. Egosu şişkin insanlarız. İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun? Yani kendini sıfır noktasına kadar iterek. Yapamıyoruz işte.
"İmzanı değiştirerek bir iş yapabiliyor musun?" Yani, mesela, bir film yapacaksın, bunu kimsecikler bilmeyecek, gösterildiğinde dünya yerinden oynayacak ve fakat sen birlikte o filmi seyrettiğin insanlara dönüp, "Bu filmi ben çektim" demeyeceksin.
Yavuz Turgul'un bütün gerilimi, bütün huzursuzluğu zannediyorum buradan kaynaklanıyor. Çünkü bir yandan nefsini, kendisini "sıfır noktasına itecek kadar" terbiye etmeye çalışıyor, bir yandan da Şener Şen'in dediği gibi hâlâ hırsları olan bir insan o: "Tanrısal bir ayrıcalığı var. Yaratımın üst sınırlarında. Deha gibi bir şey Yavuz. Mahcuptur, utangaçtır. Tabii bunun altında iddialı bir kişiliğin olduğuna inanıyorum. Büyük bir hırsın da."
Bir gün, altına imzasını atmayacağı bir film çekecek kadar kâmil bir insan olabilir mi? Bunu ister misiniz? Cevap vermeden önce iyi düşünün. Çünkü öyle bir insan o andan sonra artık film falan çekmez. Yani o huzuru bulduğunda siz de papazı bulacaksınız! İster misiniz?

Deha yetmez, duyarlılık da yetmez
Onu kuvveden fiile çıkartacak çalışkanlık, fedakârlık, disiplin, sorumluluk duygusu yoksa deha neye yarar, duyarlılık neye yarar? Çok olmasa da etrafımızda mutlaka vardır Yavuz Turgul dehasına sahip yaratıcılar. Fakat aralarında kaç tanesinin yakınları, hakkında şöyle konuşur:
"Birçok değerli fikre sahip yaratıcı dostumuz vardır elbette ama çok büyük bir kısmında disiplin eksikliği var. Yavuz öyle mi? İnsanı hasta eden bir disipline sahip. Yorucudur etrafı için." (Jefi Medina)
"Sorumluluk duygusu haddinden fazla gelişmiş biri! Eziyet çekecek kadar sorumluluk duyuyor." (Mustafa Oğuz)
"Sapıklık düzeyinde mükemmeliyetçidir. Şirket içi bir parti vereceklerdi, hani her şirket yapar ya, benden rica etti: Sen de bir şarkı söyle. İki buçuk dakika sürecek bir şey için, sekiz, on defa provaya gittim! Ben karşıdan geliyorum, maazallah bir on dakika geç kalsam, kıyameti koparır. Yani sıradan bir partiyi bu kadar ciddiye alan, iyi olması için elinden gelen her şeyi yapan bir adam, düşünün filmi için neler yapar! Bir şey içine sinmedi mi, sinmez..." (Macit Koper)
Böyle bir insanın zaman zaman kırıcı olması kaçınılmaz. Bir söyleşide bu husus hatırlatılıyor, ardından da kırdıklarından "özür" dileyip dilemediği soruluyordu kendisine. O diyalog bence çok, çok ilginçti:
"Kabul etmiyor musunuz bu iddiaları?"
"Hayır çok kabul ediyorum tersine. Farkında olmamak için aptal olmak lazım! Sette bu kadar gürültü çıkıyorsa, bir adam bu kadar fazla bağırıp çağırıyorsa, özellikle çok yakın arkadaşlarını kırıp üzebiliyorsa, dağıtabiliyorsa... Durup dururken insanın hakkında böyle laflar çıkar mı?"
"Sonra çok üzülüyor musunuz?"
"Evet, çok."


http://www.yeniaktuel.com.tr/yaz57-210004-108,130@2100.html

Cumartesi, Mart 22, 2008 

Kriz Zamanında Naat

Lale Müldür


Krizya prizmasından seyrediyorum mor Gabriel’i
Menekşeler bu prizmada kırılıyor
Kızıl zihinde kırık her şey kırık
Herkes hummalı ve zamanlar garip
ama böyle olması gerekiyor diyor Siyah Kalem
“çünkü ancak yıkılan evde haine vardır”

Ego kırılacak
Beden kırılacak
Kalp kırılacak
Her şey kış ışığı gibi kırılacaktır ki
Yeni bir başlangıç olsun

Postnişinler öğleden sonrası oturmalarında
Üzerlerine yağacak 120 elmas yağmurunu bekliyorlar

Ameliyat masası üzerinde
Garp sürgünü, Şark sürgünü
Türkiye’nin kızıl kalbi açık
Çünkü kalp ince saydam
Bir cisimdir bunu anlayamadılar

Bak her şey kırılıyor sen
mai bakışın için, Logos,
son lötüs ağacının ötesinde
iç çekerken melek

Sat bir kalp kırılıyor
Senin sözün için
Gece kuğuyla yolculuk eden O’na
O’nunla vakit geçiren O’na
Bir kedi kırılıyor ağzında
Senin yakut mührün
arketipik ahmet
“Mim’siz Ahmed’sin sen”

Swahili dilinde kırılıyorum
Arkalarını döner dönmez
Satıyorlar beni
Lahor’da kırık bir sitar gibi

Hastayım, hırkanı at üzerime
Ya Muhammed

 

Abdurrahman Taği’den Öğütler

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Cenab-ı Hakk (c.c), mahlukatı (âlem-i halk) yaratmadan önce, mutlak bir varlık idi. Âlem ise mutlak bir yokluk idi. Gerçi âlem Cenâb-ı Hakk´ın kadim ilminde var idi. Ama Allah (C.C) âlemi var edip ortaya çıkarmaktan tam manasıyla müstağni idi.

Bununla beraber irade serbestliği ile birleşen zatının güzelliği, varlıkları yaratmasını gerektirdi. O vakit, mutlak varlıktan bir miktarı alarak yokluğa serpirce ışığa tutulmuş karanlıktaki cisimlerin ortaya çıkışı gibi yokluk varlığa dönüştü.

Cenab-ı Hakk´ın gücü her şeye yeter. Cenab-ı Hakk´ın saltanatı karşısında, kendisini sevip ona hizmet etmekten bir an dahi geri kalmayacak hizmetçileri, melekleri yarattı. O´nun yüce saltanatı ve varlığı karşısında boyun eğip duran uzay cisimleri (felekleri) ve hayvanları yarattı.

Cenab-ı Hakk´ın azameti, yüceliği, aman bilmeyen düşmanları olmasını ve onları kahretmek suretiyle, kahharlığını göstermesini gerektirdiği için nefis, şeytan ve onların hizmetçilerini yarattı. Yine Cenab-ı Hakk´ın yüce saltanatı, düşmanlar ile savaşıp Allah ism-i şerifinin yüceliğini göstermek için insanı yarattı.

Cenab-ı Allah (C.C) insanı on maddeden mütevellid yaratmıştır. Bunların beşi mahlukat âlemi denilen (âlem-i Halk)´dandır.
Bunlar: maddede anasır-ı erbaa denilen; toprak, ateş, su ve nefistir. Bunların başkanı, hakimi ise nefistir.

Diğer beş unsur ise âlem-i emirden olan: kalb, ruh, sır hafi ve ahfadır. Bu letaiflerin vucuddaki yerleri ise şöyledir: Kalb, sol memenin dört parmak altmda; ruh, sağ memenin dört parmak altında; sır, sol memenin iki parmak üstünde; hafi, sağ memenin iki parmak üstünde; ahfa, boyun kemiğinin iki parmak kadar altındadır. Âlem-i emirde bulunan bu beş latifenin lideri, sultanı, hakimi ise ruhtur.

Ruh ile nefis bir araya gelince nefis, ruha galip gelir. Aralarında bir sevgi ve ilgi belirir. Bunun hikmet ve sebebi ise ruhun nefis vasıtasıyla kemale ermesidir. Bu hikmete binâen, ruha karşı üstünlük kuran nefis onu bedene yerleştirirken kendi âleminden ve asıl yurdundan habersiz hale getirir. Onun hizmetinin aydınlığı ile cezbesinin şevkini söndürür.
Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Nefis, zamanla kalbi istila edip prensiblerini kor.

Nefis; dünyalık arzuları bakımından çöplüğe, düşmanlık bakımından yılana, zalimlik ve gücü bakımından sırtlana benzer.
Kalbi, nefis tamamen istila ettiği zaman orada Allah için bir şey kalmaz. Ruh bu durumda nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık makbul olacak hiç bir durumu kalmaz. Ölmüşcesine gaflete düşerler.
İnsanın bu durumu, bir Mürşid-i Kâmilin elinden tevbe alıp, intisap edip, eğitilinceye kadar devam eder. Mürşid-i Kâmil, intisap eden müride zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ise önce kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Önce kalbden mâsivâ gider, zikre geçer. Böylece gaflet gider. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir. İnsanda, Cenab-ı Hakk’ın sıfatları tecelli eder. O´nun sıfatlarına dönüşür. Münâfıklık, nefsin sıfatlarından biridir. Vücüdun maddi unsurlarından suya bağımlıdır. Bu sıfat, Mürşid-i Kâmilin himmet ve tasarrufu ile mütevâziliğe ve alçak gönüllü olmaya dönüşür.

Cenâb-ı Hakk, bir âyet-i Kerimede şöyle buyuruyor:
"Mü´minlerden sana tâbi olanlara kanadını indir." (Şuarâ sûresi:215)
Bu hâle karşılık, ateş unsuruna bağlı olan celâl, zulüm ve hiddet sıfatı, İslâm’ın emir ve hükümleri karşısında ince davranmaya ve taraftarlığa dönüşür. Şu âyet bu duruma ne güzel işarettir:
"(Dokunulması) Haram olan o aylar çıktığı zaman artık o müşrikleri,onların bütün geçit yerlerini tutun. Eğer Tevbe ederler, (tevbelerini ve imanlarını tasdik için) namaz kı-larlar, zekat verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir." (Tevbe, ayet: 5)

Yine vücudun ana unsurlarından birisi olan havadan ileri gelen kibirlilik ve üstünlük taslama sıfatı ise yine aynı özellikleri taşıyan iyi huylara dönüşür. Şu ayet-i kerime bu hali ne güzel cevap veriyor:
"Çok yemin eden alçaklara itaat etme." (Kalem sûresi, 10)
Bu saydıklarımızın yanında, toprak unsurundan mütevellit ileri geleni; tembellik,uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür. Yine şu ayet bu hale ne güzel işaret ediyor:
"Ki onlar kendilerine bir bela geldiği zaman "Biz (dünyada) Allah´ın (teslim olmuş kulları)yız ve biz (ahirette) ancak ona dünücüleriz" diyenlerdir." (Bakara, ayet: 156)

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyuruyor: Cenab-ı Hakk insanı dört ana unsur ile nefisten yarattı. Sonra ona eksik bir nisbetle karışık olarak ruh üflemek istedi. Sonra dört letaifle birlikte ruh da kattı. Ruh ile letaif kendi alemlerine karşı meyilli ve Rablerini sever olarak yaratıldı. Anasından doğan bir çocuğun doğum anında ağlaması gibi ruh bu alemle ilgi kuramadığından asıl vatanından ayrı düşmesinden dolayı gariplik çekip, asıl vatanı olan emir alemine karşı bir özlem duyar.
Zahidleri yetiştirmek için yazılan bir kitapta ehl-i dünyanın yemeğini yemek evinde abdest almak, evindeki kapları kullanmak vs. şeyler yasaklanmaktadır.

Cenab-ı Hakk bu ehli tarikata şöyle bir nimet ihsan etmiştir. Ehl-i dünya bu cemaatın sohbetine gelince dünyaya olan muhabbetleri azalır. Eğer ki böyle olmasaydı ehl-i tarikat, ehl-i dünya ile beraber aynı cemaatte bulunup sohbet edemezdi.

Abdurrahmân-i Tâği (k.s), Sadi-i Şirazî´nin şu beyitlerini şöyle açıkladı:
"Sevgilinin cemâli olmaksızın canın cihana karşı meyli yok.
Berikine sahip olmayan gerçekten ötekine sahip değildir."
Şöyle ki: İnsan şeyhini veya Allah´ı sevmedikçe şeyhinin memleketini veya misal âlemini sevemez. Üstadın semti ve misal aleminin muhabbeti bir kimsede yoksa üstadın sevgisi ve Allah sevgiside yoktur. Mürşidini seven kimsenin mürşidinin memleketine ve O´na taalluk eden her şeye muhabbeti olur. Allah´u Teâlâ´yı seven kimsenin de O´nun muhabbetine delâlet eden mânâ âlemine ve her şeye sevgisi olur. Mânâ âleminin üstün mânevi zevkleri ve lezzetlerinden istifade edebilmek ancak ve ancak Allah´ü Teâlâ´nın sevgisini kazanmakla mümkündür.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) İmamı Rabbani´nin (k.s) şu sözlerini nakletti: Emri bilmaruf ve nehyi anil münkeri tebliğ etmeyen beldenin imamları o beldede şeytanın vekilleridir. Seyda-i Tâğî (k.s) diyor: İmamlar o beldenin önderlerdir. Önder olmalarından dolayı yöre halkını ya cennete ya da cehenneme götürürler.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Katiyyen sünnetleri terk etmeyiniz. Tarikata intisab eden bir kişi sureti katiyetle sünneti terk etmemelidir. Bilhassa sünnet-i müekkedeleri, iki rekatlı fecir ve işrak sünnetlerini, sekiz rekattık teheccüd namazı ile üç rekatlık vitr namazını terk edilmemelidir.
Normal zamanlarda sünnneti terkeden kimse, sekre düştüğünde farzları da terkeder.
Tarikat-ı Nakşibendiyye sünnetleri ihyaya dayanır. Tarikattan maksat bidatları ve ruhsatları terk edip şeriatın prensiplerini takva ehli olarak uygulamaktır.

Şeriatın emir ve hükümlerinden dışarı çıkmayıp bidat ve ruhsat verilen kolaylıkları terk eden tarikat kalıcıdır, sona ermez. Şevk ve heyecana dayanan tarikat kısa zamanda yok olup etkisini kaybeder.
Seyda´ya bu sözlerinden sonra sordum:
-Efendimiz, tarikata yeni intisab edildiği zaman, nefsi bütün bidatlerden, ruhsatlardan uzak tutmak müridde hal lezzetini azaltmaz mı?
-Olsun bir şey farketmez. Ölçü şeriattır. Sahibine mülk olarak kalan cezbe şeriatın emir ve hükümleri dairesinde tahsil edilen cezbedir. Şevk ve heyecan ile elde edilen cezbe sahibine mülk olmaz.

Abdurrahman-ı Tâği´ye (k.s) sorduk:
-Efendimiz, kalb hastalıkları yok olmadan nafile ibadet yapmak zararlı olmaz mı?
- Zararı olmaz, nafile ibadet yapılabilir. Şunu biliniz ki Gavs´ın kapısından bizim öğrendiğimiz gerçeklerden birisi de şudur: Her türlü vird ve amellerden gaye ve maksat sevap değil muhabbettir.
Sözlerinin burasında kendilerine İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) Mektubat adlı eserindeki mektuplardan biri olan ve içinde "kalp hastalıklarını gidermeden önce işlenmiş olan nafileler faydasız, hatta zararlıdır, çünkü o durumda nefsin arzusuna tapılmış olur" şeklinde bir ifade bulunan mektubu arzedince kendilerinden şu cevabı aldım:
-O mektupta söz konusu edilen durum bir takım zahidlerin tutumudur. Onları sevap kazanmak maksadıyla mağaralara kapanarak mesela bin rekat nafile namaz kılarlar. Oysa normal sünnetlerle nafile ibadetleri işlemeyi hem Mevlana Halid ve hem de Gavs-ı Azam hazretleri emretmiştir."

Seyda´nın bu sözleri üzerine yine dedim ki: "Gavs´ın halifesi Şeyh Halid, Gavs´dan şöyle naklediyor:"Nafile ibadetler ile meşgul olmak, müridi cezbeden alıkoyar." Seyda (k.s) dedi:
"O sözden maksat bazı zahidlerin nafileleridir. Fakat Mürşid-i Kâmil, müridin bazı zaman nafile ibadetleri artırmasını, bazı zamanda azaltmasını, emredebilir. Sizler nafile ibadetleri yapmayı emrediniz. Nafile namazları terkeden birini görünce kendisine farz kazaların mı var ki, bu yüzden nafile kılmıyorsun? diye sorunuz ve adamı nafile (sünnet) namazları kılmaya teşvik ediniz. (Safi mezhebine göre, kaza namazı olanın nafile ve sünnet kılmayıp kazasını bitirmesi gerekir.)
Abdurrahman-ı Tâği (k.s), Ebrar ile Mukerrebûn arasındaki farkları şöyle izah etti: Cenab-ı Hakk’a sevab karşılığında ibadet edenlere Ebrar denilir.
Mukerrebûn ise, Cenab-ı Hakk’ı sevdikleri için karşılıksız olarak ibadet edenlerdir.

Hz.Ömer (r.a) şöyle demiştir:
"Cennet ve Cehennem olmasa bile ibadet etmekten vazgeçmem. Hz.Ömer (r.a) Süheyb-i Rumi´yi şu sözlerle taltif ve takdir etmiştir:"Allah´tan korkmamış olsa bile, yine de Cenab-ı Hakk’a karşı gelmezdi."

Ayrıca Hace Azizan hz.leri bir şeyhle müridi arasında geçen şu kıssayı naklederlerdi.
Keşif yoluyla bir müride şeyhinin makamı gösterilir. Mürid bakar ki şeyhinin durumu kötüdür. Hemen ondan yüz çevirir. Bu duruma vakıf olan şeyh der ki:
-Ey himmeti eksik kişi senin gördüğün durumu ben otuz senedir görüp biliyorum, ama elimden ne gelir. Ben bu durumdan mütevellid muhabbetimi eksiltip gevşemedim. Ben kulum, kulluğun gereği olan ibadet, taat ve duamı hiç azaltmayıp devam ettim...
Şeyh hz.leri demek istedi ki, insanın yaratılışının gaye ve maksadı Allah´ı tanıyıp O´na kulluk gereği ibadet ve taat yapmaktır. Değilse sevap kazanıp cennete gireyim, cehenneme düşmeyeyim diye değildir.
Bir ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor: "Ben insanları ve cinleri sırf bana ibadet etsinler diye yarattım" (Mutaffifin -22-28)

Bir Hadis-i Kudside şöyle buyuruluyor: "Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. İşte varlıkları beni tanısınlar bilsinler diye yarattım." (Keşful-HafaII/Hadis no:2016) ( Bu haber, bu lafızlarla hadis olarak Resulullah´dan sabit değildir. Fakat manası uygundur.)
Bu sohbetleri dinleyen müridin, mürşidine karşı ve bu yola karşı ihlası daha çok artar. Müridin mutlaka zat-i muhabbet sahip olması gerekir. Böyle olursa onun nazarında elem ve nimet aynı olur.
Bu sözlerden sonra şu farşça beyitleri okudu:
Allah´ın hem lutfuna hem de kahrına aşıkım
Ne kadar acaibtir ki her iki durumda da O´na aşığım.
Teslimiyyet her zaman olmalı ve hale mahsus kalmamalıdır.
Abdurrahmân-i Tâğî daha sonra şöyle buyurdu: Mukerrebûnun Cennetteki içecekleri Tesnim´dir. Ebrarın içeceklerine ise bir damla tesnim karıştırılır. Rahik adı verilen bir içecektir.
Cenab-ı Hak bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:
Mukarrebunların gaye ve maksadlarında sevap elde etmek yoktur. Ama onların sahip olacakları çok büyük sevaplar vardır. Onlarda aynı zamanda Allah´a yakınlık makamı vardır.

Ebrâr´ın durumu ise böyle değildir. İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin deyimi ile zahidlere benzerler. Mukarrebunun ve Ebrarın durumunu kıyaslar isek, Mukarrebun bir padişahın vezirlerine benzerler; ebrar ise saray sakileri gibidir.
Zahidler, mukarrebundan daha çok riyazet ve nefis mücadelesi yaparlar, ama mukarrebunun makam ve mevkilerini elde edemezler.
Bakınız, size şunları da söyleyeyim.(seyda).Gerek haller gerekse tahsil edilen manevi merdivenler ebedi saadeti garanti etmezler. Tersine bu durumlar Cenab-ı Hakk´ın başka bir muradının eseri olarak da meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor:
"Cenab-ı Hak bu dini facir biri vasıtası ile de destekletir." (Keşful Hafa,1-373 /Hadis No:720)

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) hz.leri şöyle buyuruyor:
-Kerametleri, haller ve mükaşefeleri saymazsanız bu tarikat Hz.Peygamber´in (A.S.V) şeriatından ibarettir. Akaidde ise ehl-isünnettir.
Sözlerine devamla hepimize şeriata sarılmayı, şer´î meseleleri Kitab´ul-Envâr adlı eserden arkadaşlarımıza öğretmemizi emretti. Seyyid Tâhâ hz.leri de fetva meselelerinde bu kitabı esas almıştır. Namaz, zekat, oruç ve hacc ibadetlerinin hiç birinde sünneti ihmal etmemiştir. Şeyh hz.leri sohbetinin bir yerinde şunları da söyledi:
-Bakmız; şeriata bağlı olan, ama zayıf bir ehl-i muhabbet kişi, benim yanımda şer’i emirlere uymayan ehl-i muhabbetten daha efdaldir.
Sizler, müekked sünnetleri, vitri, işrak namazını ve kuşluk namazını asla terketmeyin.(Emir derecesinde tavsiye)

Abdurrahman-ı Tahi hz.leri bizim tarikatımızda salikliğin belirli bir süresi yoktur. Mevlâna Halid Bağdadî hz.leri "Saliklik ne zaman son bulur" şeklindeki bir soruya karşılık:"- Beşikten mezara kadar devam eder"demiştir. Bizim tarikatımız sevgili uğruna ruhu feda etme yoludur. Mürid bu konuda ne zaman ihmalkâr davransa durum aleyhine döner.
Müridin kalbi şeyhin sevgisiyle dolu olmalıdır. Mürid bu sevginin dışındaki bütün sevgileri terkedip unutmalıdır. Şu beyitler ne güzeldir:

Tevhid yolu iki kıbleyle doğru şekilde aşılamaz.
Ya sevgilinin rızasını veya nefsin arzusunu tercih etmelisin.

Bakınız Alâuddîn Attar (k.s) ne diyor:
"Aşkı daha çok olanın fena alanındaki mertebesi daha yüksektir."
Gavs´ın (k.s) kapısında, Ali Can ile sûfi Said adında iki mürid var idi. Bunlardan Ali Can´ın Gavs´a çok muhabbeti var idi, ta ki hiç bir muhabbet onun yerini alamadı. Hatta Gavs (k.s) ile beraber Seyyid Tâhâ´nın yanına giderler, sohbet ve teveccühe dahi girmezdi.
Bu duruma Gavs (k.s) itiraz edip neden sohbet ve teveccühe katılmadığını sordu. Ali Can dedi:
"Sizin buraya gelmekten maksadınız bir kâr elde etmektir. Ben ise buradan bir şey talep etmiyorum. Bu konuda Gavs (k.s), bir daha konuşmadı.
Sûfi Said ise Gavs´dan daha çok muhabbeti başka bir şeyhe besliyordu. Bu yüzden düştüğü hamlık bataklığından kurtulup sülük edemedi. Ali Can ise, seyri sülük yapıp kemale ermiştir. Abdurrahaman-i Tâği (k.s) şöyle buyuruyor: Gavs´ın (k.s) vefatından sonra halifesi Şeyh Halid´e (k.s) mektup ile şeyhimizin oğlu Celaleddîn´in bana yaptığı bir haksızlıktan dolayı şikayet etmiştim. Şeyh Halid (k.s) bana yazdığı cevapta şöyle diyor: Muhabbetin sultanı ortaklık kabul etmez. Sen madem ki Gavs´a (k.s) karşı muhabbet beslediğini iddia ettin o halde mutlak surette bazı belalara mübtela olasın ki, kalbin başkasına meyil etmesin.

Ruh öyle bir latifedir ki; nefs gibi sıkıntı ve elemlerden etkilenmez. Bizzat tam tersi olup nefsin elem ve sıkıntılara maruz kalmasından dolayı sevinir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tebehhür denen makamda zahirî ilim harika bir şekilde artar. Cizre tarafından Şeyh Azrai isminde bir halife gördüm. Önceleri birinci derecedeki ilim kitaplarını okutamazdı. Okuttuğu zamanda mahcup olmamak için gizli bir yere giderdi. Halife olduktan sonra ilmi o kadar arttı ki memleketimizdeki talebeler buradaki hocaların ilmiyle kanaat etmeyip uzak olmasına rağmen ona gidip icazet alırlardı. Tebehhür makamı ise Vahdet-i Vücuttan önceki bir makamdır. Bu makamda Vahdet-i Vücudun hayali vardır. Maiyyet seyrinde de zahiri ilim artar. Nitekim üstadımızın halifelerinden birisinin de bu şekilde ilmi arttı.
Muhabbetin artmasıyla akıl arttığı için mantık ve akaid ilimleri gibi aklî ilimler de artar. Fıkıh gibi naklî ilimler ise muhabbetle artmaz.
Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) bu sohbeti üzerine ben şöyle sordum: Büyüklerin herhangi bir ibareyi okurlarken hem lafız hem de irab bakımından yanlış okuduklarını görüyorum. Bunun üzerine Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şu beyti okudu:
"Surete bağlı kaldığın müddetçe ebediyen mananın kokusunu duyamazsın."
Beytini okuyarak büyüklerin manaya önem verdiğini işaret etti. Sonra yanlış okumaları lafza önem vermemelerindendir dedi. Aynı şekilde Gavs-ı Hizani (k.s) şöyle buyurdu: Bu tarikatın büyüklerinden müçtehid çıkamamıştır.

Seyda (k.s) Cizreli fazilet sahibi Molla Ahmed´in beyti:
"Ey Hüma kuşuna benzeyen mahbubum seni avlamak ümidiyle yalnız Mela ağ kurmamıştır. Buyurunuz bakınız seni avlamak için hepsi ağ kurmuştur."

Molla Cizrevi’nin bu mısraları öyle bir makama işarettir ki, bu makamda her şeyde Allah´ın tecelliyatı görülür. Her şey Hakk’ın aynasıdır. Bu makamı elde etmek letaif seyrinde hayalini Allah´ta toplamakla olur.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Boğaların birleşmesine mürid kesinlikle bakmamalıdır. Bu manzara müride büyük zarar verir. Terketmeden zararın farkına varmaz. Salikin birisi şöyle dedi: Ben bir sefer boğaların birleşmesine baktım, kırk gün o nazarın zararını hissettim.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Kalb üzerinde lafza-i Celâl´in beşbinden eksik olması tarikatın adabına göre caiz değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu: Tevbe için yıkanmayan ve istihare namazı kılmayan teveccühe katılamaz.
Bir başka seferde şöyle buyurdu:
"Bu nakşi tarikatına mensup olup da tevbe için guslü emretmeyen şeyhlerin müridlerini teveccüh ve hatmeden menetmeyin. Onların yolunu daraltmayın."
Seyda (k.s) bid´atle amel eden bazı halifeler hakkında şöyle dedi:"Biz onların tarikatlarını ve nisbetlerini inkar etmiyoruz. Ancak biz onların Nakşibendî olmadıklarını ve Şah-ı Nakşibendin adabını tatbik etmediklerni söylüyoruz.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Bir mürid üsîadının yolunda tedbir sahibi olmayınca nisbet alamaz. Tedbir ehli demek evinin ihtiyacını gördükten sonra, mürşidin yânına gidip aklı fikri evinde olmayandır. Daha fazla nisbet almaya ehil olan kimse ise ne evin ihtiyacıyla meşgul olur ne de aklı evinde kalır.
Seyda´nın (k.s) bu sözü üzerine ben:"Bu kimseler murad olan kimselerden midir?
Seyda(k.s):
"Siz murad olan kulların gayret ve çalışmaya ihtiyacı olmadığını mı zannediyorsunuz? Muradlık tevbe edilene kadardır. Tarikatten fayda görme gayret ve çalışmayla birlikte müridin kendi arzu ve iradesini, üstadın arzu ve iradesine bırakmasına bağlıdır.
Seyda (k.s) bir yolculuğunda ottan yapılmış bir minder üzerine oturmuştu. Bu arada şöyle dedi:"Benim yaptıklarıma uymayın sözlerime göre hareket edin", sonra şöyle devam etti:
-Kendi nefsimde düşündüm ki böyle yumuşak döşeklerde oturmak müride zarar verir. Bunun için onlarda nefis kaldığı müddetçe bu hareketlerden men ediyorum. Onlar nefislerinin esaretinden kurtulup benim gibi iyi oldukları zaman benim gibi rahat döşeğe oturmalarında sakınca yortur...
Abdurrahmâni Tâği (k.s ) diyor:
- Tarikat, insanlar arasında dolaşır, şeriata bağlı olanın da olmayanın da kalbine girer. Fakat bir süre sonra, şeriata bağlı olanda kalırken, şeriata bağlı olmayandan çıkıverir.

Gavs ´ın (k.s) zamanında bir sûfiye var idi. Diğer sûfiye kadınlar ise onun halini beğenmeyip derlerdi ki: Onda aşk ve muhabbet yoktur. Gavs (k.s) vefat ettikten sonra sırf muhabbetle yaşayan bu kadınlar söndü, ama bu sûfiye hanım, kendini koruduğu gibi gibi çevreye de faydalı oldu.
Ayrıca Cizre bölgesinde bulunan halifeler, büyüklerden olmadıkları halde, sırf şeriata bağlılıklarından dolayı tarikatı aralarında yaşatmışlardır.
Şevk uzak olana mahsustur. Kişi uzakta olduğu zaman, dostuyla buluşmaya iştiyaklı olur. Muhabbet ise hazır olan kişiler içindir. Öyleyse zikir, muhabbet ve huzur yolu üzere yapılmalıdır. Hasretle ve uzakta olana bağlanarak zikir yapılmamalıdır. Bu şekildeki zikir, yolu uzatır. Zaman, gaflet ve bid´at zamanı olduğundan kısa yolu tercih etmek gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), İmam-ı Rabbani´den (k.s) rivayetle şöyle buyuruyor:
-Dünyayı sevmek, manevi bir küfürdür. Peygamber (s.a.v); Dünya olmadan da yaşanabilir dediği halde, Nemrut ve Firavn bunun tersini söylemişlerdir.
Buna göre dünyayı seven, Peygamberle (s.a.v) aynı görüşü paylaşmaktan uzaklaşır, Nemrut ve Firavn´a hak vermek durumuna düşer. Dünyayı seven kişi, Peygamber´in (s.a.v) aklını beğenmemiş, Firavn ve Nemrut´un aklını beğenmiş olur. Nitekim Hadis-i Şerifte:
"Gerek dünya, gerekse dünyada bulunan her şey mel´undur. Yalnız Allah´ı zikretmek müstesna" buyrulmuştur. (Keşfu´l-Hafa:1/496)
Ayrıca dünya, nefsin sevdiği ve arzuladığı bir yerdir .Nefs ise Allah´a düşmandır. O halde nefsin arzularını sevmek, Cenab-ı Hakk´a düşmanlığı gösterir.
Bakınız size ömrüme yemin ederek söylüyorum: Bence ıslanmış bir köpekle bir arada durmak, dünyayı seven bir kişiyle bir arada olmaktan daha iyidir.

Gavs-ı Hizanî (k.s) birgün bizlere şu vakıayı anlattı:
-Müridliğimin ilk zamanlarında, veliler ve salihler yurdu olarak bilinen Ervas mescidine gidiyordum. Ama onların gafilliklerini müşahede edince, kötü kokularından sakınmak için tuvalet kapılarında beklemeyi âdet edinmiştim.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Gerçekten samimi bir müridlik, ancak halis ve doğru bir niyet ile olur. Bu niyyet ise şudur: Şeriata bağlılık ve ehli sünnet vel cemaat itikadına uyduktan sonra, varlıktan sıyrılıp verilen amelleri yapmaktır.
Mürid için en zararlı duygu ve düşünce başa geçme arzusudur. Cizre beldesinden tarikatın gerileyip yol alamamasının sebebi sûfilerin halifelik sevdasıdır. Çünkü onların sırf gailesi halife olma arzusu idi.
Mürid, kendi iradesini şeyhinin iradesine teslim etmelidir. O halde sizler önce niyetlerinizi doğru yapınız ve hizmet etmeyi kendinize gaye edinip bununla uğraşınız.
Mürid, mürşidini nefsten ve şeytandan gelen kılınç darbelerine karşı kalkan yapmalıdır. Mürid kendisinde bir şey olmadığını, bundan dolayı da mürşid eli tuttuğunu o ele yapışması gerektiğini, eğer kendisinde bir şey olsaydı babasının evinde kalması gerektiğini düşünmelidir. Bir varlığı olmadığından dolayı mürşidin gölgesine sığınmayı kabul etmelidir.

Gavs-i Hizanî (k.s) bir gün şöyle demişti:
-Değerli çoban, uyuzlu da olsa oğlağını çöllerde kurtlara terketmez. Mürid kendi amelini uyuz oğlak gibi kabul edip mürşidinin sürüsüne katmalıdır.
-Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), halifesi Şeyh Fethullah´a (k.s) niyyet konusunda şunları söyledi:
-Müridlikten maksad, varlık duygusundan sıyrılmaktır. Onun içindir ki bir şeyh, şöyle bir yol takib ederdi: Yakın müridlerini cariyelerine sarkıntılık ettikleri gerekçesiyle hapse attırır, hakarete maruz bırakırdı. Müridler de şeyhlerinin sözünü inkâr etmezlerdi. O şeyh vefat ederken şöyle dedi:
-Daha önce müridlerimin hakkındaki söylediklerim yalandır. Müridlerim öyle şeyleri yapmamıştır. Maksadım onları varlık duygusundan tamamen sıyırmaktı.
Hiç bir şeyh fena mertebesine gelmiş müridini reddetmez. Zira"Fena reddedilmez" denmiştir. Ayrıca Gavs ´ın (k.s) halifesi Şeyh Halid de (k.s) böyle demiştir.

Gavs´ın (k.s) baş müridlerinden olacağı tahmin edilen bir müridi var idi. Bu zat aldığı bir üzüm bağına kalbini kaptırıp yolda kaldı. Terakki edip istenileni elde edemedi.
Tarikatın temeli ihlas, muhabbet ve şeriata bağlılıktır. Tarikatın gayesi ise marifetin sırlı meselelerini açığa kavuşturup sert hükümlerin inceliklerini öğretmektir. Mesela mürid, abdestte bir kısım azaların, gusülde ise bütün bedenin birlikte yıkamasının hikmetlerini öğrenir. Abdest ve gusülden maksad bazı hareketlerden doğan kirliliği gidermektir. Bazı hareketlerin yol açtığı kirlilik diğerlerine göre daha fazladır.
En üstün keramet; istikamet ve cezbedir. İnsanlardan yüz çevirip Allah´a sığınan kimse velidir.
İnsan kılmadığı bir tek namaza karşılık ****enbin yıl azabı vardır. Eğer Allah´ın affına mazhar olmazsa. Akaidi sağlam olmayanın, kelime-i şehadeti doğru söyliyemeyenin imanı yoktur. Fatiha´yı okuyamıyan kimsenin nikahı batıldır. Kendisi zinâkâr olur. Çocuğu zina çocuğu olur. (Şafi mezhebine göre)

Abdurrahmân-i Tâğî´in (k.s) bu sözünü büyük alimlere sormuşlardır. Münkirler bu fetvayı bozmak istedikleri halde bozamamışlardır. Seyda´nın (k.s) bu sözü zamanın büyük alimi Gavs’ın (k.s) halifesi Şeyh Halid´e ulaştığı zaman şöyle demiştir:
-Nikah kıyıldığı zaman veliden izin alınmamışsa veyahut velinin fatihası düzgün değilse, Seyda´nın sözü doğrudur. (Bu hüküm Şafi mezhebine göredir)
Nisbet; vakte, yerlere ve oralarda bulunan insanların durumuna göre değişir. Bir vaktin feyiz ve bereketi diğer vakte göre farklıdır. Buna göre farklı zamanları gözetlemek gerekir.
Köylerin nisbeti de birbirine göre değişiktir. Halkı arasında hiç bir mürid bulunmayan köyün nisbeti başka, tamamıyla münkir olan köyün nisbeti başkadır. Halkı kâfir olan bir köyün müridine gelen nisbet başkadır.
Daha önce yaşayıp göçen şeyhler kendilerinden sonra gelenlerden nisbet beklerler. Hiç kimsenin nisbeti başkasının nisbetine benzemez. Mürid nisbet almak istediği zaman kendi halinden sıyrılıp, nisbet tahsil edeceği zatın haline bürünmelidir. Mürid her yerde ve her zaman kendi nisbetinden sıyrılmalıdır.
Sözlerinin bu kısmında müridin kendi nisbetinden nasıl sıyrılabileceğini sordum. Sözleri şöyle devam etti:
-Müridin kendi nisbetinden sıyrılması demek, kemal sıfatlara talib olmasi demektir. Evin nisbeti odanın nisbetinden farklıdır. Evinin nisbetinden sıyrılmadan odanın nisbetini göremem.Bu söylediğimin tersi de doğrudur.
Alimlerle cahillerin nisbeti bir değildir. Bir arada toplanırlarsa nisbetleri başka olur. Kendi aralarında toplanırlarsa nisbetleri daha başka olur.
Ben bazen alimlerin avamla birlikte teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü feyiz sayıya göre gelir.
Bazen alimlerin ayrıca teveccühde bulunmalarını tercih ederim. Çünkü onların teveccühü avamınkinden farklıdır.
Alimler, avamla birlikte teveccühe girdiklerinde, kıskançlık ihtimali olmadığı müddetçe birarada olmalarını isterim. Hased etme ihtimali ortaya çıktığı takdirde ayrı ayrı olmalarını isterim. Çünkü alimlerin teveccühü birbirinden farklıdır. Bazen birinin teveccühü bir saat sürerken, diğerine hiç teveccüh edilmemesi mümkündür.

Abdurrahamna-i Tâği (k.s) buyurdu:
-Bu tarikattan gaye, nefsin alçaklığının farkına varmaktır. Fazilet şükürdedir. Şükretmek ise elimizde değildir. Çünkü insanda bulunan her iyi haslet, yüce Allah´dandır. Kötülük ise kendi nefsimizdendir. Kul, şükretmeye Allah´ın yardımıyla muvaffak olduğuna göre yine kendisine hiç bir şey kalmaz. Böylece kusurlu durumdan çıkmış sayılmaz. Bu durumda şu ayet-i kerimeyi düşünmek gerekir:
"Hemen Rabb´ini hamd ile, tesbih ile (ve tenzih) et. O´nun yargılamasını iste. Şüphesiz ki O, tevbeleri çok kabul edendir." (Nasr/3)
Bu ayet-i kerime, Hz.Peygamber´in (s.a.v) vefatından kısa bir süre önce inmiştir. Bu ayet-i kerimede mağfiret dilenmesi istenilen kusurlar ya şeriatla ilgilidir ki peygamber (a.s) bunlardan masumdur. Yahut varlık duygusundan ileri gelen kusurlardır. ( Peygamber (a.s) bundan da masumdur.)
Bu duruma göre insan iyilikleri Allah´a dayandırmalı ve kötülükleri kendinden bilerek her zaman yüce Allah´dan mağfiret dilemelidir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-Gecenin ilk zamanının nisbet ve feyzi son zamanındakinden farklıdır. Gecenin son kısmının nisbeti ise gündüzün ilk zamanının nisbetinden, gündüzün orta kısmının nisbeti, sonundan farklıdır. Bir meclisin nisbeti diğerinden farklıdır. Zira feyizler devamlı surette geldiği için her feyiz öbür feyizden farklıdır. Her zaman nuzura dikkat edip, nisbeti almaya hazır olmak gerekir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) diyor ki:
-Sohbetlerimde ben iki konu işlerim. Bu konular aslında Nakşibendi sohbetlerinin özellikleri arasında yer almaz.
a)Ölümü konu alan sohbetlerimiz. Bundan gayemiz kalbin göçmeyi kendisine gaye edinmesidir.
b)Dünyayı kötüleyen sohbetlerimiz.
Dünyayı kötüleyerek, kalbin ondan nefret edip yüz çevirmesini sağlamayı amaçlıyor.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdular:
Göğsün açılıp genişlemesinden sonra nisbetin en kuvvetli gelişi denizin dalgaları gibi olandır. Daha sonra sırası ile; çığ gibi, duman gibi ve koku şeklindeki nisbetler gelir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) bir gün bana (İbrahim Çokreşî) dedi:
-Sana (emretmiş) vermiş olduğum virdlerini çekiyor musun? Dedim: Hayır Efendim. O zaman bana dedi:
"-Virdleri terk etmek benlik (varlık) duygusundan ileri gelir. Neden virdlerini terk ediyorsun?

Abdurrahaman-ı Tâği (k.s), birgün Gavs ´ın (k.s) şu sözlerini naklen söyledi:
Hace Muhammed Parisa´nın (k.s) kalbine Allah’tan başkası sığmadı, dardı. Terakkiyeti sınırlı kaldı. Alaüddîn Attar´ın (k.s) durumu ise değişikti. O´nun kalbine hem Allah hem de gayri şığmış. Bu hal üzere olduğu için nefsini daim gaflette olmadığı halde kendini gaflette görmüştü. Onun için terakkiyeti devamlı oldu. Ama o gafil değildi.
Ben o sırada: Alaüddîn Attar´ın kalbinin geniş olması ihtiyari midir? Değil midir? diye sordum. Şöyle cevapladılar:
-Bunun başlangıcı şudur: Varlık duygusunu terkedip ondan sıyrılma seyrini diğer alanlardaki seyirden öne almaktır. Ömrüm üzerine yemin ediyorum, bu mübarek sözleri dinlerken, anladım ki şeyhlerin kabiliyeti (yetenekli) sûfilerinin müşahade ve cezbe alanındaki gelişmelerini ertelemelerinin sebebi, onların kalplerini genişleterek daha çok terâkki etmelerini sağlamaktır. Yani bu hal, şeyhlerin o müridlere karşı bahşettiği bir lûtuftur. O büyük bir lûtuftur. Onun içindir ki hiç bir sûfi gelişip terakkiyetim geri kaldı diye üzülmesin. Bütün gayreti ile varlık duygusunu bırakmaya çalışsın. Bakınız, İmam-ı Şa´rani´nin (k.s) tabakatında bir kıssa naklediyor: Azizan´nın (k.s) âdetlerinden şöyle bir durum var idi: Bir müridi terakki ettirecekleri zaman onu "cariyeme sarkıntılık etti" diye şikayet ederdi. Şikayet edilen mürid, yargılnıp, cezalandırılırdı. Bu mürid cezası bittiği zaman yine de mürşidinin huzuruna gelirdi. Mürşidini terk etmezdi. Azizan (k.s) hz.leri ölüm anında "Olup bitenlerin hepsi yalandır. Benim müridlerim öyle şeyler yapmamıştır" demiştir.
Azizan hz.lerine neden böyle yaptın? diye sorulduğu zaman
-Sûfilerin varlık ve benlik duygusundan tamamen kurtulmalarını sağlamak içn böyle yapıyorum, demiştir.
Üstad hz.leri son olarak şöyle buyurdu:
-Ben de sizleri bu hikayedeki vakıa gibi imtihan etmek istedim, ama münkirlerin çıkaracağı fitneleri düşünüp vazgeçtim.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) varlık duygusundan ayrılmanın faydasını belirten bir sohbetinde şöyle buyurdular:
İçerimde bir kuşku doğdu: "Bizim yaptığımız ameller, başkalarının yaptığı amel gibi değildir." endişesine düştüm. Halbuki bizim amellerimizin az olmasına rağmen, nisbetimiz, ameli bizden çok olanların nisbetinden daha fazlaydı.
Bana denildi ki: Nisbet herkese gelir. Yalnız varlık duygusundan sıyrılanların nisbeti kalır, diğerlerinin ise geldiği gibi kalmaz. Bizim varlık duygusundan sıyrılmamız en üstün sıyrılmadır. Çünkü böyle sıyrılış hem dünyayı hem de ahireti kapsamı içine alır. Bizim dışımızdakilerin ise durumu böyle değildir. Onların varlıktan sıyrılışı ise ayrıdır.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Bizim yolumuzda başkalarındaki gibi ders değiştirilmez. Meselâ; keşif ve kerametinden dolayı kimsenin dersi değişmez. Ancak şer´î bir nedene dayanırsa müridin dersi değişir.
Tevbe eden bir müride istihareden sonra rüyada ne gördüğü sorulur. Çünkü rüyasında gördüğüne göre ya korku ile veyahut sevgi ile terbiye edilsin, istihareden sonra mutlak surette rüyada ne gördüğünü talimat veren sorsun. Bir şey gördü ise şeyhe arzetmelidir. Bir mürid rüyada bir şey görmezse onun nasıl eğitileceği şeyhin görüşüne bağlıdır.
Bir şeyh istihareye çok önem verirdi. Çeşitli sebeblerle yedi defa istihare yapmayı emir ederdi. Bir zata iki defa istihare yapması emredildi. Birinci istiharede tarikata girip girmeme hususuna açıklık için diğeri ise müridlik içindir. Bana göre ise istihare kişinin meşrebini açığa çıkaracak bir rüya görmesi içindir. Ben üç defa istihare yaptım. İkisi bu yola intisab edeceğim sırada idi, diğeri ise müridlik içindir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bu yola yeni intisab etmiş bir sûfi adayına verilecek talimatı şöyle anlattı:
A-Abdest almak,
B-Tevbe edip, Allah´a sığınmak niyeti ile gusül almak,
C-İki rekat istihare sünneti kılmak. (Şeriatın emri gibi kılınanı istihare değil), benim görüşüme göre müridin meşrebini belirlemek içindir.
D-Tevbe etmek. Yani birinci olarak işlemiş olduğu hata ve günahlara tevbe, ikinci olarak da mürşidin elini tutup tarikat tevbesi yapmaktır.
Mürşidin elinden tevbe ederken, mürid mürşidin her türlü emir ve yasaklarına uyacağına, hayır ve hasenatından ecir ummayacağına, ne de azabdan korkacağına yalnız ve yalnız Şeyhin emirlerine uyacağına dair tevbe eder.
E-Yirmibeş defa ile yetmiş defa arası tevbe eder.
F-Silsileye fatiha okur. Fakat yalnız kendi şeyhine bir fatiha okusa da yeterlidir.
G-Ölüm rabıtası yapar. Şöyle ki; vefat ettiğini, cenazesinin yıkanıp kefenlenip toprağa verildiğini böylece bir mevtanın başından geçen olayları düşünür.
H-Mürşide rabıta yapar.
Bu usülleri yaptıktan sonra malı, varsa teveccüh vaktine, sonra da talimata kadar konuşmamalıdır.
Seyda intisabını şöyle açıkladı: Ben ders alırken bana herkesten ayrı olarak bir odaya kapanıp kalmam emir edilmişti. Ben aklıma velev ki bir zarar gelebilir diye bunu yapmadım. Bunun üzerine bana teveccüh vaktine kadar sufılerin yanında yalnız oturmam emir buyuruldu.
Gavs’ın (k.s) bazı zamanlar mürid adayını yalnız gusül ve rabıta yaptırıp teveccühe aldığı olmuştur. Bir gün Gavs (k.s) halife olan evlâdından bir tanesinin bir sufiye yalnız gusül ve rabıta tarif etmesi üzerine, Gavs (k.s) bu duruma karşı çıkıp dedi ki:
-Bu yaptığın şey her halifenin yapacağı bir iş değildir.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor-
-Tarikata yeni intisab edenlerin talimatını düzgün veriniz. Taki temeli düzgün ola. Talimattan sonra onlarla sohbet edip, âdâbı anlatınız. Bazı müridlerin bu yoldan ayrılmasının sebebi, ders verme anındaki hatâlardır. Yâni ders vermeye gerekli önemin gösterilmemesidir.
Seyda (k.s) bir gün tarikat dersi veren birini eleştirerek ona dedi ki:
-Ben sizin ders vermeye gereken önemi vermediğinizi görüyorum. Halbuki ders vermek şeyhliğin yarısıdır. Diğer yarısı ise teveccühdür. Biz abdestli olarak ders veriyorduk. Ders vermezden önce ise ders veren kimse, tevbe edip, Cenab-ı Hakk´tan (C.C) afvu mağfiret dilemelidir.
Tevbe ve tarikat almak isteyen mürid adaylarına; hem korkutarak hem de müjdeleyerek bu yolun makbûliyetini anlatınız.
Onlara, Mürşid-i Kâmilin azametini ve tatlılığını anlatmız. Teveccühün önem ve makbûliyetini, ayrıca teveccühlere Sâdât-ı Kiramın ruhlarının iştirak ettiğini söyleyiniz.
Ders veren kişi, mutlak surette abdestli olmalıdır. Ders verdikten sonra, âdabı mutlaka anlatınız.
Ders vermenin şartı ders veren kimsenin abdestli olması, ders vermeye önem vermesi, mürid adaylarına teveccühe nasıl oturulacağını öğretinceye kadar hiç bir şey yememesi ve tütün iç-memesi, ayrıca teveccüh sabahına kadar sohbetle veya başka bir ahiret ameli ile meşgul olmalıdır. Allah´a devamlı yalvarmalı, istiğfar etmelidir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) bir kimseye zikir telkin ederken şöyle dedi:
-Bu tarikat, şeriatın aynısıdır. Ne eksiği ne de fazlası var. Seyyid Tâhâ (k.s), Gavs´a (k.s) gönderdiği bir mektubunda şöyle diyor:
"Bir kişi, ihlas ve muhabbet sahibi olup, şeriatın emir ve hükümleri dahilinde amel yaparsa, biliniz ki o zât velidir. İsterse bu zatta hiç bir hâl vuku bulmasın."
Bu saydığımız vasıflar bir zatta yoksa o zatta ne şekilde haller vuku bulursa bulsun istidraçtır. O şakilerdendir. Cenab-ı Hakk (C.C) hepimizi bu duruma düşmekten muhafaza buyursun.
Bir mürid, bid´at ve ruhsatlı kolaylıkları terk etmelidir. Bu hal için ruhu feda etmek lazımdır.
Zikir ederken, Cenab-ı Hakk´ın sıfatlarını değil, yakîn bir şekilde zatını hayal ediniz. Çünkü öncelik vahdet içindir, tevhid için değildir. Varlık yalnız Allah´a mahsustur. Vahdet Allah´ın varlığı ve birliğidir. Kimse yaratılmamış iken bile O bir olarak vardı. Tevhid ise bizim Allah´ı birlememizdir. Kainatta bulunan her şey ya vehimdir veya hayaldir. Varlıkları kendilerinden olmadıkları için vehim ve hayalden ibarettirler. Cenab-ı Hakk (C.C), âlem var olmadan önce var idi. Âlem ise yoktu.
Örneğin, yaratılmamış bir çocuk âlemin bir parçasıdır. Fakat henüz Allah´ın (C.C) ışığı ile aydınlanmadığı için idrak edilemez. Yani kesin olarak yoktur.

Bugün doğan bir çocuğa gelince Cenab-ı Hakk´ın (C.C) varlığının ufak bir kısmı ona yansıdığı için vücudu küçüktür. Bu varlığın artışına göre çocuğun vücudu da buna bağlı olarak büyür.
Ayrıca ölen bir kişiye bakınız. Bu zat yıllarca yaşayıp büyümüştür. Ama birden yok olmuştur. Çünkü Cenab-ı Hakk´ın (C.C) lütuf ettiği varlık üzerinden kalkmıştır. Eğer konuşma gücü, bu kişinin elinde olsa öldükten sonra da bu kişi konuşurdu. Hayatta iken yaptığını vefatından sonra da yapmak isterdi.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:
-Kalb zikri en az beşbin, ortası onbirbin, en fazlası yirmibeş bindir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Zamanımızın velileri, tabiin velilerinden daha büyüktür. Bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyuruyor:"Zamanların en hayırlısı benim yaşadığım zamandır. Sonra bunu takib eden devir, daha sonra onu takip eden devirdir."
Bu hadis-i şerif genel durumu göz önünde tutuyor: Havas hakkında değildir. Bu devrin havassı önceki zamanın havassından hayırlıdır. Hatta İmam-ı Rabbâni´nin (k.s) mektubatında açıkça bildirdiğine göre onların kemalatı sahabelere benziyor. Ben de aynı şeyi ümid ediyorum. Çünkü üstünlük nefsi ıslah edip kalbi tasfiye etmekle olur.
Hicrî bininci yıldan sonraki insanların kalblerinin hastalığı, daha öncekilerin hastalıklarından fazladır.
Umulur ki zikrettiğimiz hadis olmasaydı bu devrin velileri, sahabelerden daha üstün sayılacaktı. Çünkü biz sahabelerin fazilet ve kemâlâtlarını yeteri kadar anlamaktan uzağız.
Peygamber Efendimiz´in (s.a.v):
"Ümmetim bereketli bir ümmettir. Öncesi veya sonrası mı hayırlıdır bilinmez." (Keşful Hafa, l/Hadis no: 598)
Hadis-i şerifindeki bilinmezden maksat Peygamber Efendimiz´den (s.a.v) başkasının bilmemesidir. Sahabelerin daha faziletli ve şerefli olduklarının kabul edilmesi Peygamber’in (a.s) bildirmesi iledir.
Nefis ise, mahlukat alemine karşı bir özlem duyar. Nefis, ruhu emri altına alırsa ruh nefse hizmet eder. Eğer ki ruh nefse hakim olursa o zaman nefis ruha hizmet eder.
Nefis, yaratılış gereği aşırı derecede istek ve arzulara sahiptir. Bundan dolayı ruha hakim olup, ona asli vatanını unutturur. Kendisinin zevk aldığı şeylerden ruhun da zevk almasını sağlar. Böylece ruh, asli vatanına terakki edemez. Terakki edebilmesi aşağıdaki şartlara riayetle mümkündür.
1-Rucu makamına ermiş bir velinin sohbeti ile,
2-Mürşid-i Kâmilin emiri ve kalb zikri usulüyle lafza-i celali her bir latife üzerinde en az iki bin çekmekle,
3-Yeri insanın alnında bulunan nefis üzerine zikir çekmekle. Burada en az bin çekilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Kötü sıfatlardan arınmış nefs, kemal sıfatlardan ve manevi hakikatların tecellisinden arınmış olan ruhun karşılığıdır. Bu makam yalnız iman makamıdır.
Kalb ise, asıl özelliği tembellik olarak toprağın karşılığıdır. Sır ateşin mukabilidir. Ateş tabakası toprak tabakasından beş bin yıl uzaktadır. Belirli bir süre halinde bulunmaktadır. Özelliği ise hiddet ve öfkedir.
Hafa latifesi ise suyun karşılığıdır. Su tabakası ise ateş tabakasının beşbin yıl altında bulunur. Suyun kendisine has bir rengi yoktur. En yakınının rengine bürünür. Bu hal ise münafıklık alametidir. Bundan dolayı insan arkadaşlık ettiği kimselerden karekterini alır.
Ahfa latifesi ise hava unsurunun karşılığıdır. Hava tabakası ise su tabakasının birkaç tabaka altında bulunur. Havanın özelliği büyüklük ve kibir taslamaktır. Bakınız Ayet-i Kerimede ne buyuruluyor:
"Sonra onu (insanı) en aşağıya düşürdük." (Tin,4)
Bir mürşid-i kamil kendisine teslim olan bir müridine, önce hava unsurunun vermiş olduğu kibirliliği tasfiye ederek irşada başlar. O zaman âhfa latifesi bu huydan kurtularak yükselip terakki etmeye başlar. Münafıklığı giderdiği zaman akabinde hafa latifesi terakki eder. Daha sonra hiddet ve öfkeyi giderir, böylece sır letaifi terakki eder.
Akabinde, insandaki uyuşukluğu tedavi eder. Böylece kalb yükselip terakki eder.
Böylece izah ettiğimiz dört letaif nakısiyetlerini ve kötü vasıflarını bırakıp, sabır, tevazu, İslam’ın emir ve hükümlerine teslimiyet, Allah´dan gayrı hiç kimseye muhtaç olmama gibi güzel huy ve vasıfları kazanırlar.

Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:
"Onlar boş şeylerle karşılaşınca yanlarından şerefle geçerler." (Furkan,72)
Bundan sonra ruh da nefs muhabbetinden sıyrılarak Allah´ın muhabbetini tahsil eder. Bundan sonra insanda bulunan letaifler Allah´a yakınlık kazanırlar. Nefs çok zalimdir. Kendisine ait bir gücü vardır. Bu güç vasıtası ile bazı zaman ruha galebe çalar. Onu egemenliğine alır. Böylece onu eski yerine döndürür. Bazı zaman olur ki ruh nefsi kendi hegomanyasına alarak terakkiyetini sürdürür.
Bu hal üzre devam ederken nefs zayıflar. Ruh ise güç kazanır. Bu halin sonunda letaifler, kalbin arş üzerinde bulunan makamına ulaşır. Bu makama temkin makamı denir. Bu makamdan sonra artık letaifler nefsin baskısı ile tekrar bu aleme dönmezler.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Arş´a, kalbe bağlı olduğu için Arş denmiştir. Asıl arş ise kalbdir. Sohbetimizden konu ettiğimiz asliyet ve tebaiyyet ilahi tecelliler bakımındandır.
Ruhun makamı, kalbin makamının üzerinde bulunur. Onun üzerinde ahfanın makamı bulunur.
Nefsin makamı; mahlukat âlemi, ruh ile kalbin makamı âlem-i emir; sırrın, hefa´nın ve ahfanın makamı ise âlem-i zattır.
Sır´rın , hafa´nın ve ahfa´nın seyri ise zat aleminde gerçekleşir.
Âlem-i emir ise mahlukat âlemi ile zât alemi arasında bulunur.
Âlem-i emirde bulunan vasıflar sevmek ve sevilmektir. Bu vasıflardan dolayı yine uzaklık söz konusudur. Zat aleminde ise hiç bir vasıf bulunmaz. Letaiflerin geri dönüşü ise altı çeşittir. Bunlardan birisi nefsin makamından, çirkin sıfatların makamına dönerek olur. O zaman ise bütün alemi harap olur. Bazı zamanlarda letaifler kalbin makamından geri döner. O zaman bu makamın sahibi eksiği olup kemale eremeyenlerden kabul edilir.Tam geri dönüş ise ahfa´nın makamından nefsin makamına inerek gerçekleşen geri dönüştür.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle dedi:
Dervişin kelime manası; muhtaç, ıstılahtaki manası ise Allah´a muhtaç kimse demektir. lstılahtaki manaya sahip bir dervişe yük yük altın ve gümüş verseniz muhtaç olma ve fakirlik vasfından çıkmaz. Çünki meramı Allah´tır
Derviş sözcüğü Nakşibendilik dışında kalan diğer tarikatların mensuplarının unvanıdır.
Biz ümid ediyoruz ki şu kelam-ı kibarın içeriğine ancak nakşiler dahildir:
"Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanlar ile cinlerin amellerine denktir."
Bir mürid, cezbe haline düşünce nakşi olur. Ama bir nakşibendi sûfisi cezbeye düşmedikçe gerçek anlamda Nakşibendi olamaz. Diğer tarikatların mensupları terki terk makamına eremezler. Nakşibendi sûfileri ise gerçek anlamı ile derviştirler. Çünkü bu yolun mensupları şu safhaları terk ederler:
A-Dünyayı terk etmek,
B-Ahireti terk etmek,
C-Varlığı terk etmek,
O-Yokluğu terk etmek,
E-Terk-i terk (terk etmeyi terk etmek)
Derviş sözcüğünü meydana getiren harfler şu manayı ifade ederler:
Dal : Dünyayı terki,
Re : Ahireti terki,
vav : Varlığı terki,
ya : Yokluğu terki,
şin harfi ise: terki terk işarettir. Bu mana işaretler Nakşibendi ıstılahına göredir.

Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-Bir kişinin tarikata intisab edip, mürşide bağlanmasından gaye ve maksad nefs ve şeytanın hilelerine düşmeyip, şeyhin gölgesine sığınarak vâsıl-ı ilallah olmaktır.
Şeyhin gölgesine girmek demek: Kulluk ve itaattır. Bir mürid, şeyhinin gölgesinin üzerine düştüğünü nasıl anlayabilir? diye sorulan bir soruyu Abdurrahmân-i Tâğî şöyle cevapladı:
-Şeyhin gölgesine girmek müridin kendi ihtiyari dahilindedir.
Bakınız bir kişi ağacın gölgesine nasıl sığınır, bir ağacın gölgesi altına girmek mutlak kişinin kendi iradesi dahilindedir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Makbul mürid ilkbahar aylarında daha çok amel işlemeye gayret gösteren müriddir. Çünkü ilkbahar bitkilerin filizlenme dönemidir. İnsan da toprak unsurundan yaratıldığından bahar mevsiminde bitmesi, filizlenmesi gerekir. Bu filizlenme ya gaflete ya da uyanklığa doğru olur.
İnsan çok amel işlemeli ki gaflet damarı kesilsin. Uyanıklık damarları açılsın.
Seyrüsülûk etmek isteyenler seher vakti uyumamalı. Çünkü vakt-i seher çok önemlidir. Gelişme zamanıdır. Onun için seyru sülük yapmak için bu vakitlerden daha makbul bir vakit yoktur.
Abdurrahman-ı Tâği (k.s) şöyle buyuruyor:
-İnsan her zaman nefsin hile ve şerrine düşmekten çekinmelidir. Çünki nefis insanı her zaman helake sürüklemek ister. Bu hâlinden bir an dahi geri durmaz.
Ben (Abdurrahmân-i Tâğî) nefsin insanı aldatan halini bizzat hanımlarımla olan ilişkilerimde de gördüm. Ne zaman ki bu durumlardan ayrıldım, o zaman büyük bir huzur buldum ve cezbeye düştüm.
Ben eşlerimi şeytanın tuzağına düşmemeleri konusunda devamlı uyarırdım.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyuruyor:
-Dargın bulunduğu bir kimsenin elini öpmekle kişi kendi nefsini ezebilir. Üstün durumda bulunan bir müridin kendisinden daha aşağı durumda bulunan bir sûfi kardeşinin elini öpmesi adet olmuştur. El öpen kişi nefsinin daha saf olup, böylece özür dilediğini ispat eder. Her mürid karşısındaki arkadaşına hüsnü zan besleyip onun kendisinden daha üstün durumda olduğunu düşünerek şöyle demelidir: Ben eğer bu özür dilemeleri kabul etmezsem umulur ki onun bana kırılıp beddua etmesi ile büyük zarar görürüm.
Arkadaşının özürünü kabul edip barışmalıdır. Dargın durmak çok kötü bir şeydir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s):
-Üstadın muhabbeti Allah içindir, diye söyleyince öğrenmek maksadıyla şöyle sordum.
-Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinden değil midir?
-Hayır. Üstadı zatı için sevmek Allah muhabbetinde fani olup üstadı unutarak ve Allah ile üstadın muhabbetini farketmemekten ileri gelir.
- Buna misal şudur. Bir adam sevgilisine olan aşkından dolayı onun hizmetçisini de sever. Bu sevgi o kadar ileri gider ki hizmetçisi hakiki sevgili durumuna geçer. Üstada karşı olan zatı muhabbeti olmadan mürşidinin sohbetinden bir lezzet alamaz.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Keşke müridler ayaklarının uçlarından başka yere bakmasalar. Zira şeriatta kadına bakmak haram olduğu gibi, azimetle amel etmenin gerekliliğinden dolayı gayriye bakmak haramdır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Kendi isteğiyle cezbelenmek caiz değildir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) Nurşin köyünde bir sohbetinde şöyle buyurdu:
-"Bize bazı duaların dilimizle okunması emredildi. Hatta duaları okurken sesimizi yükseltiyorduk. Bu dualardan biri hatmeyi haceganda okunan duadır."
Hatmenin yapılış şekli "Câmiul-Usûl" adlı kitapda şöyle tarif edilmiştir.
1-Faliha-ı Şerife Besmele ile birlikte (yedi) defa okunur.
2-Peygamber Efendimize yüz defa Selavat getirilir.
3-Elemneşrahleke Suresi yetmişdokuz defa Besmele ile birlikte okunur.
4-İhlası şerife binbir sefer okunur.
5-Fatihayı Şerife Besmele ile birlikte tekrar yedi sefer okunur.
6-Peygamber Efendimize tekrar yüz selavat getirilir
7-Hatme Duası okunur.
Imam-ı Rabbaninin hatmesinde ihlas-ı Şerif yerine "La havle vela kuvveti illa billahil aliyyil Azîm" denilir.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Bir insanın iki insan olması demek zahirinin halk ile, batınının Hakk ile beraber olması demektir. Böyle olan kimseler zahiren değişik meseleleri konuşmaları kalplerindeki ile olan huzura mani olmaz. Halidi Ölekî bu konuda şöyle söylemiştir; Büyüklerin zikrine mani olacak hiç bir şey yoktur.

Seyda-ı Tâği (k.s) buyurdu:
-Behlül-ü Dane´nin "Allah ile ye, Allah ile uyu, Allah ile konuş" sözünün bu üç vakitte uyanık olunmasına teşvik içindir. Zira, bir kimsenin gafil olduğu zamanlar yemek, uyumak ve dostlarının meclislerindeki zamanlardır.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Kendisinde ubudiyet vasfı hasıl olmayan mürid, mürid olamaz. Müridten maksat Allah´ın emirlerne muti olmaktır. Ubudiyetten maksat ise Allah´ın hükümlerine rıza göstermektir.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
-Gavs-i Hizanî (k.s) tarikattan kovulanlara iltifat etmezdi. Yanlız, Mevlânâ Halid (k.s) hazretlerinin kovduğu Şeyh Abdulkadir istisna idi. Ona önem verir, nisbetinin tamamı ile kesilmediğini söylerdi.
Şeyh Abdurrahman-ı Talabani’nin halifelerinden Derviş Emin isminde bir şeyh var idi. Çok güzel bir nisbete sahipti.Tarikattan kovulunca vergi tahsildarlığına başladı. Abdurrahmân-i Tâğî (k.s), Şah-ı Nakşibend´in şu mısrasını okudu.
- Tarikatımızdan yüz çevirenin dini tehlikeye girer.
Ayrıca, Meşâyihi kiramın şu sözünü nakletti. "Tarikatımızdan kovulan kimseye Rahman olan Allah´ın feyz ve yakınlık kapısı kapanır."
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî Meşâyıhı Kiram´ın bu sözünü aşağıdaki ayet-i kerimeye ters düştüğünü belirtti.
"Ancak tevbe eden ve iman edip de salih amel işleyen kimse müstesnadır." (Furkan 25/70)
İki söz bir birine zıt düştüğünde birisininin doğru birisinin yanlış olması gerekir. Zıtlığı ortadan kaldırabilmek için tevil lazımdır. Allah´ın sözü doğru olduğuna göre Meşayıhın sözü tevil edilir. Bu sözün tevili şudur: Meşayıhın sözünde istisna vardır. Kovulan kimse pişman olur, istiğfar ederse Allah´a yakınlık kapısından uzaklaşmamış olur.
Kovulan kimsede sadatların eğer bir iltifat nazarı kalmış ise sonuçta o kimse pişman olacaktır. Eğer Sadatlar bir kimseden tamamıyla yüz çevirmiş ise o kimse pişman olmayacaktır. Şah-ı Nakşibend´in bir halifesi kovulduktan sonra ticaretle uğraşıp zengin olmuştr. Bu zat zaman zaman sırt üstü uzandığı zaman şeyhsizlik nekadar güzel dermiş.
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) şöyle buyurdu: Tarikat büyükleri bazı münkirlerden yüz çevirince o münkirlerin dini de zarar görür. Gavs-ı Azam’ın münkirlerinin çoğu dinlerinde de zarar gördüler.
Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri, müridin Allah´tan üstada gitmesiyle üstaddan Allah´a gitmesi arasındaki farkı şöyle açıkladı:
Müridin Allah´tan üstada gitmesi, müridin Allah´ı bulmak gayesiyle üstada gitmesi, Allah´ı bulmaya olan iştiyak ve muhabbetini artırır. Allah´ı bulmaya olan talebi müridi devamlı dolaştırır, çare arattırır. Bir mürşid-i kâmili bulduğunda elini tutmasıyla birlikte Allah´ın azamet-i kibriyasına ve celâline vakıf olur. Bu vukufiyeti Allah´a ulaşmanın kendi aklına göre zorluğunu idrak ettirir. Bu durumda bütün himmetini üstada ulaşmaya sarfeder. Allah´ın dostuna ulaşmak Allah´a ulaşmaktan kolaydır. Mürşidine ulaşmaya çalışan böyle müridlere meczûb-i sâlik denir. Cezbeden sonra sülûka başlamışlardır.
Üstaddan Allah´a gitmenin manası ise şudur. Mürid önce dünyevi bir gaye ile büyüklerin kapısına gider, onların himmeti müridin talebini Allah´a çevirir. Bu durumdaki müridler, Hz.Yusuf´a âşık olan kadının durumuna benzer. Bir başka misal de şudur:
Mescid-i Haram´a gittiğimde orada hizmet eden bir adama rastladım. Bu adam Mekke´ye askerlik gayesiyle gelmişti. Fakat Kâbe-i Muazzama´nm bereketiyie gayesini Allah´a döndürmüştü.
Gavs-ı Hizânî (k.s) hazretlerinin bazı hizmetçileri de o kapıya dünyalık için gelmişlerdi. Gavs´ın nazarı onların da gayretlerini Allah´a çevirdi. Bu tür müridlere de sâlik-i meczûb denir.
Nurşin köyünde genel sohbetinde şöyle buyurdu:
Şeyhlerin inkarına düşmemeniz için kendisini derviş olarak tanıtan kimseyi kötülememenizi ısrarla tavsiye ederim. Bir kimse, veli, şeyh veya kutup olduğunu söylüyorsa, o sözü kendisine bırakın. Ancak velî olduğunu tasdik ettiğiniz halde, nehyedilenleri yaptığını ve emredilenleri terkettiğini gördüğünüz zaman o davranışını kabul etmeyiniz. O kimse o kötü fiiline devam ederse, Mansur-ı Hallc´a ve Şehabeddin Sühreverdî ´ye uygulanan seri hüküm aynı şekilde kendisinede uygulanır. Ehlullah´ın inkarına düşmekten kurtulmanın yolu onlar hakkında hüsn-i zan etmekle mümkündür. Başkalarına karşı hüsn-i zan edebilmek kendi nefsinin ayıplarını düşünmekle olur. Nefsinin kusurunu görmek de kişinin Allah´ın kendisine lütfettiği nimetleri yaratılış gayesine uygun olarak kullanmadığını düşünmekle gerçekleşir.
Nefsin kusurları mülahaza edildiği zaman insan başkalarının kusurlarını görmekten uzaklaşır. Böylece inkara yol bulamaz.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) buyurdu:
Tarikat ehli "filan veli terakki etmektedir. Filan velinin ise terakkisi durmuştur." şeklindeki sözleri bana müşkül geliyor. Daha sonra bu sözünü şöyle açıkladı:
Terakki etmek nefsinin kusurunu görüp ve kemalini talep etmekle olur. Durgunluk ise nefsinin kusurunu görmemekten ve kemalâtı talep etmekten kaynaklanır.
Halifelik makamı bir kimseye verildiğinde o kimse kendini halife görürse terakki edemez. Fakat kendisini halife görmeyip ayıplarını görmeye devam ederse terakki devam eder.

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´dan (k.s) sordum:
-Kurban bazen sohbet esnasında müride bir nevi fena hasıl oluyor. Eğer hayalini o taraftan keserse talepten uzaklaşıyor. Bu durumda hayalini fena tarafına mı bıraksın yoksa talebe mi devam etsin? Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) cevaben:
"Hayalini fena tarafına bıraksın "buyurdu. Biraz sonra Farsça olarak:
"Makam sahipleri çeşit çeşit yollarda yürüdüler"mısrasını okudular.
Ben bu mısrayı okumasından, talep ehli olanların talebe devam etmesi gerektiğini, talebi az olanın da hayalini fenaya bırakmasının daha iyi olacağını anladım. Abdurrahmân-i Tâğî´nin (k.s) ilk sözü bazı arkadaşlarımız için geçerlidir. Daha sonraki sözüyle ise durumu genelleştirmiştir.

Ramazan Bayramı arefesinde mezarlığa hatim maksadıyla gittik. Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî´ye (k.s) birinci cüzü vermek için cüzleri karıştırmaya başlayınca şöyle buyurdu: " Kur´an-ı Kerim cüzleri arasında seçim yapmak doğru değildir. Hatta Seyyid Tâhâ (k.s) zamanında cüzleri dağıtan kimse bu işi gözleri kapalı olarak yapıyordu."

Şeyh Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri buyurdu:
-Şeriat, nefsi istikamet üzere tutmak için konulmuştur. Tarikat ondan daha incedir. Onun için tarikat da bidat-ı hasane ve ruhsatları terk etmektedir. Azimet konusunda şeriat ve tarikat birbirinden ayrıdır. Sadat-ı kiram´ın sözlerine muhalefet olmadığı sürece mürid bidatlar ve ruhsatlar konusunda şeriata göre amel etmelidir. Muhalif durumlarda ise sadatın emrini yerine getirmelidir.
Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri dünya ehlinin işleri ile tarikat ehlinin işleri şekil ve işleyiş bakımından birbirinin aynı gözüktüğü halde, hakikatte aralarında fark olduğunu şöyle izah etti:
"Biz Nakşibendi cemaati, zahidler gibi dünyayı terketmiyoruz. Biz dünya işleriyle sizlerden daha fazla meşgul oluyoruz. Bizim çalışmamızla sizlerin çalışmanız arasındaki fark şöyledir: Mesela, güsul abdesti alırken biz Peygamber Efendimiz’in sünnetini ihya niyetiyle yaparız. Her damlasında on sevab ümit ederiz. Ayrıca bize yardımcı olanların sevab kazandıklarını düşünürüz.
Siz ise vücudunuzu temizlemek veya şehvetinizi tatmin etmek için yıkanırsanız. Dolayısıyla sizin yaptığınız güsul ya aleyhinizedir veya bir menfaati yoktur.

Yine biz bayram günlerinde Peygamber Efendimiz’in sünnetini yerine getirmek için güzel koku kullanırız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından karşılık alamıyorsunuz.
Bizim çoluk çocuğumuza yaptığımız ikramlar sünnete mutabaat niyetiyle olacağından sevab umarız. Sizin öyle bir niyetiniz olmadığından sevabınızda yoktur.

Abdurrahmân-i Tâğî (k.s) hazretleri Bitlisli Süleyman Efendi´den;
-Kalb hastalıkların en kötüsü sana göre hangisidir? diye sordu. O´da;
-Riyadır kurban dedi. Bana da aynı soruyu sorduğunda cevaben
-İnsan mizacının sertliğidir, kurban dedim. Bana
-Gazap, celâle tebdil olduğunda sertlikden kolaylıkla kurtulunur.
Daha sonra Abdurrahmân-i Tâğî hazretleri İmam Gazâlî’den naklederek şöyle buyurdu.
-Hasetten kurtulmak, diğer kalb hastalıklardan kurtulmaktan zordur.
Ben kendisine nefsimde haset kalmadığını, zira daha önce herkesten daha fazla Üstad´a yakın olmayı arzu ettiğimi, şimdi ise daha çok yakın olanları gördüğümde haset duymadığımı söyledim.
Seyday-i Tâği,
-Hayır, ben haset sahibi olmamakla bilindiğim, şan ve şöhreti ayağımın altına aldığım halde ve haset kalbimde sabit olmamasına rağmen, yine hasetten korkuyorum.
Bu sözlerin devamından anlaşıldı ki, şeriattaki gıpta etmek kötü bir haslet değilse de, tarikat-ı aliyede kötülenmiştir. Daha sonra şunları söyledi.
-Salihlerin kalb hastalıkları başkalarının kalb hastalıklarına benzemez. Onlardaki gıpta şeriata zarar vermiyorsa da tarikata zarar verir.

 

Muhammed İkbal

Muhammed İkbal
İslam alimi. Kurtuluş savaşı yıllarında zor durumda Pakistan halkını, Türk halkının milli mücadelesine destek vermek için örgütlemiş, milli mücadelede kullanılmak üzere Pakistan halkından 1.5 milyon sterlin toplayıp Ankara hükümetine yollatmıştır

Doğumu
1873
Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut

Ölümü
21 Nisan 1938

İkbal, Farsça, Arapça edebiyat dersleri görmüş, Lahor'da yüksek felsefe derslerine devam etmiştir. Avrupa'ya geçerek uzunca bir dönem Cambridge'de felsefe çalışmış, Münih'te felsefe yapmıştır.
Lahor'da İngiliz Edebiyatı ve felsefe profesörlüğü görevinde bulunmuştur.
M. İkbal, sanatla tefekkürü kendisinde birleştiren bir hüviyettir. Onun şiirinin mayası tefekkürdür.
Onu Avrupa felsefesi doyuramadı. İkbal’e göre kurtuluş, garbin aklî verimliliğini sentez yapmakla mümkün olabilecektir.
August Comte'den Goethe'ye kadar bütün bu filozofların felsefesini noksan buluyordu. Çünkü (Bunlar) ruh ve gönül nedir, bilmiyorlardı.
Garb tefekkür dünyası zirvelerini senelerce dolaştıktan sonra, yuvasını Mevlâna’nın şahikasında kurdu. Mevlana hakkındaki bir manzumesinde: "Ben bir dalgayım, parlak bir inci vücuda getirmek Muhammed İkbalin onun denizine yerleşmişim..." der.
1927'de Pencap yasama meclisine seçilen Muhammed İkbal "Bağımsız Pakistan" fikrini ortaya attı.
"Şark’tan Haber", "Sonsuzluk, Sark Milletleri ne yapmalı","Cebrail'in Kanadı", "Hicaz armağanı", "İktisat Bilimi", "İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü" önemli kitapları arasındadır.



Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır.

Hâşâ ben ölümden korkmuyorum. Çünkü ben Müslümanım. Her Müslümana yakışan da ölümü tebessümle karşılamaktır. Hakikaten ölüm ebediyet âlemine açılan ilk perdedir.

Devletler şairlerin kalbinde doğar, politikacıların ellerinde büyür ve ölürler.

İnsana sığabilene kâinat, kâinata sığamayana insan derim.

Mevlâna, aşkın rehberidir; sözleri susuzlara çeşme, vücudu vecd-ü heyecandır.

Rumî’yi takip ediniz, o nereye giderse siz de gidiniz ve bir müddet başkalıkları terk ediniz.

İlim, apaçık bir sualdir. Aşk ise gizli bir cevaba benzer.

Harekette birlik olmazsa, fikirde birlik faydasızdır.

Uykuyu hafif bir ölüm, ölümü de ağır bir uyku bil.





Bab-i Cibril'deki duası...


DUA


Allahım, lütfunla, kereminle bu milletin ağacı yeşildir,

Senin kereminden bu millet bugün hâlâ yaşayabilmektedir!


Allahım, İslam milletine kıpırdanış, silkiniş imkanı bağışla,

Hz.Ali gönlü, Hz.Ebubekir sadakati ve ihlası bağışla!


Bu ümmetin ciğerine Muhammed aşkının okunu sapla,

Yeniden dünyaya hakim olma arzusu uyandır onlarda!


Öyle ki, senin gök kubbende daima parlak kalsın yıldızlar,

Senin dünyanda gecelerini ibadetle geçirenler selamette kalsınlar!


İslam gencine ciğer ateşi İslam’a hizmet harareti lûtfet,

Ona benim Peygamber aşkımı, derin görüşümü nasip et!


Benim gemimi içinde bulunduğu girdaptan kurtar,

Ona hızlı gitme gücü bağışla, yavaş gitmesinden kurtar!


Allahım, ölme yaşama sırlarını öğret bana,

Çünkü bütün bu kâinat senin ilmin içindedir daima.


Uykusuz gözlerim senin için yaşlıdır.

Senin için kalbimde dayanılmaz dertler saklıdır.


Sabahlara kadar feryat ve niyazlarım senin için,

Yalnızlığımda ve meclislerde yanıp yakılışlarım senin için.


Heyecanlarım, arzularım, burkuluşlarım senin için.

Umutlarım, aranmalarım hepsi, hepsi senin için.





Benlik



Muhammed İkbal


Çeviren
Yusuf Salih Karaca



Benliğinizi altın gümüş karşılığında satma,
Kıvılcım karşılığında alev vermezler.

Sürmesinden acemin gözü ince görüşlü olan
Ve hakikatleri gören Firdevsî şöyle der:

Para uğruna kötü ve alçak tabiatlı olma!
Para olmasa da iyi huyunu terkedenlerden olma! ’.







Kurtuba Camii



Muhammed İkbal


Çeviren
Yusuf Salih Karaca




Gece ile gündüz zinciri, hadiselerin görünüş tablosudur,
Gece ile gündüz zinciri, hayat ile ölümün aslıdır.

Gece ile gündüz zinciri iki renkli ipek ipliğidir sanki,
Bunlardan örer zat-ı ilahî kendi sıfatlarının elbisesini.

Ezel sazının tellerinden çıkan feryattır gece ile gündüz zinciri,
Bunlarla yapmakta Allah teala tiz ve pes perdelerini.

Bu beni de seni de kontrol etmektedir,
Gece ve gündüz zinciri, kâinatın sarrafıdır.






MUHAMMED İKBAL’DEN ŞİİRLER


Türkçesi: Prof. Dr. Halil Toker


Pakistanlı şair ve yazar Muhammed İkbal (1873-1938)



EĞİTİM
Yaşam başka bir şey, ilim ise bambaşka
Yaşam cismin ciğeri, ilim zihni aydınlatmakta
İlimde zenginlik, güz ve zevk varsa da
Bir soru var ki hâla kafamı kurcalamakta
Şaşılacak ne var senin kadehin boş kalmışsa
Görüş sahipleri az da, âlimler çok ortada
Medrese şeyhinin tarzında gönül ferahlığı ne arar
Kibrit ne işe yarar ampulü tutuşturmakta!
(Zarb-ı Kelîm, s.79, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.
541)

GÖRÜŞ ZEVKİ
Şu ölüme mahkûm Çinlinin ne yüce idi benliği
Ki idam ânı geldiğinde şöyle dedi cellâda:
Dur! Biraz dur da bakayım kılıcın güzelliğine
Çünkü cezp ediyor gönlümü bu hoş manzara!
(Zarb-ı Kelîm, s. 132, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.
594)

ŞAİR
Kavim vücutsa eğer, onun azaları fertler
Kavmin sanatkârları kavme el ayaklık eder
Onlarla düzeni kaim hükümetin, onlar güzel
yüzü kavmin
Kavmin gözünü aydınlatır güzel sözlü şu şairler
Bir uzuv ağrırsa eğer, gözler her dem yaş akıtır
Tüm vücudun dert ortağıdır kavmin gözü şu
şairler
(Bâng-ı Derâ, s. 61, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.
61)
Sen ne yeryüzü, ne gökyüzü içinsin
Dünya senin içindir sen dünya için değil
Bu akıl ve gönül de aşk ateşinin kıvılcımı
Akıl çerçöp, gönül sazlık ateşinden başka bir şey
değil
Ah ile feryat makamıdır şu çimenlik ve çayır
Gül bahçesi değil o, yuva yeri hiç değil
Engin denizlere açılmak için yaratılmıştır gemin
Ravi, Nil ve Fırat’ta oyalanmak için değil
Zamanında yıldızlara yol gösterenler
Yol bilen biri gelir diye beklemekteler
Yüce görüş, güzel söz, cesur yürek hep birden
Kervanın önderi için yolda azık görevi görürler
Basit bir laftı bu, Acem düşününü takip edenler
Geliştirip karıştırdı onu, destan gibi süslediler
Boğazımdaki nağme Cebrâil’i sarsacak türden
Ve de “Lâ-mekân” için sakladığın o kelimeler

(Bâl-i Cibrîl, s. 49-50, Külliyât-i İkbâl (Urdu), s.
341-342)



DOĞU EDEBİYATI (KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ), YIL: 1, SAYI: 1, İLKBAHAR-YAZ 2007
47










Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının


Muhammed İkbal


Çeviren
Vehbi Taşar


Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının
Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu —
Bir resim gibi zincirsizdir nefesi —
Ve bilmez hayatın nedir tadı.
Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi,
Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Ben ayrı bir şekilde beyan ediyorum kendi fikirlerimi,
Ve Mahmud’un kitabına cevap vermek için yazıyorum bunu.
Şeyhin devrinden beri,
Hiçkimse hayatımıza ateşten kıvılcım vermedi.
Yeryüzünde yatıyoruz vücudumuzun etrafında kefenlerle,
Ve yaşamadık bir tek ölüp te yeniden dirilme olayını.
O Tebriz’li akıllı adam tanık oldu gözlerinin önünde
Cengiz’in saldırısından sonuçlanan felaketlere.
Ben başka türlü bir devrim gördüm:
Çıkışını yeni bir güneşin.
Çıkardım anlayışın yüzünden duvağı,
Ve güneşi verdim ellerine bir toz tanesinin.
Sanmazmısın sarhoş olduğumu benim şarapsız?
Ve masallar çevirdiğimi şairler gibi.
İyilik görmezsin aşağılık bir insandan,
Beni şair olmakla suçlayan.
Yapacak hiçbir şeyim yok benim sevgilinin sokağıyla,
Ve ne keder çeken kalbim var ne de sevgili için bir özlemim;
Ne de tozudur benim yeryüzüm caddenin,
Ne de bir kalp vardır çamurumda benim kontrolunu kaybeden kendisinin.
Hayatta görevim benim aynı saftadır Doğru Sözlü Cebrail’le.
Ne rakibim var, ne bir haber verenim, ne de ben bir hamalım.
Dilenci olmama rağmen, Musa’nın gereçleri vardır bende:
Krala yakışan bir ihtişamı altında dilenci giysisinin.
Eğer ben yeryüzüysem, çöl alamaz beni içine;
Su olsam, nehir kuşatamaz beni.
Bir taşın kalbi titrer camımda benim,
Okyanusu sahilsizdir düşüncemin.
Perdemin gerisinde pek çok alın yazısı gizli yatar
Ve bir çok ölüp te yeniden dirilmeler doğar elime benim.
Bir an için kendi köşeme çekildim,
Ölümsüz bir dünya yarattım.
“Utanç duymam ben böyle şiirden,
Çünkü bir ‘Attar gibisi yüz senede bir bile gelmeyebilir’”
Bir yaşam ve ölüm savaşı veriliyor ruhumda,

Gözüm perçinlenmiştir ölümsüz hayatın üzerine,
Senin çamurunun hayata yabancı olduğunu gördüm,
Bu yüzden verdim senin vücuduna nefesini kendi ruhumun.
Bütünüyle tesiri altındayım sahibi olduğum ateşin:
Aydınlat gecenin karanlığını benim lâmbamla.
Kalp vücudumun toprağına dikildi benim bir tohum gibi,

Başka bir nasip yazılıydı benim kitâbeme.
Khudi’nin ideali tatlı bal gibidir benim için.
Başka ne yapabilirim ben? Bütün mevcut malım bu deneyimden ibaret.
İlkönce kendim tadına baktım bu deneyimin,
Sonra karar verdim onu paylaşmaya insanlarıyla Doğu’nun.

Eğer Cebrail bakabilseydi bu kitabın içine,
İlâhi Işığı bir tarafa atardı sanki tozmuş gibi o;
Hayıflanırdı kendi düşük makamından,
Ve haber verirdi Tanrı’ya kalbinin halini:
“Artık istemem ben örtüsü kaldırılmış bir Tanrıyı görmeyi,
Arzu etmem başka hiçbir şey gizli kalp-yarasından.
Hazırım vaz geçmeye ebedi birleşmeden,
Çünkü şimdi anlıyorum ne tatlılıklar olduğunu ağlayıp sızlamanın içinde!
Ver bana gururunu ve boyun eğişini insanın,
Ver kalbime benim yanışını ve tüketilişini insanın.”








Mevlana’yla İlgili Sözleri :



Allah, önümüze bir merdiven koydu.
Onu basamak basamak çıkmak gerekir.

......
Allah'ın nimetine, lütfûna şükretmeye çalışmak,irade-i cûziyedir.

Senin cebriliğin ise, o lütfu inkârdır.
Onun verdiği nimete şükretmek kudretini artırır
Cebir ise, Allah'ın nimetini elinden alır.

......
Bizim dininmizde iş, cihadda ve mücalededir.
İsa dini ise dağa ve mağaraya çekilmedir.

......
İnsan, kıyamete kadar sınanmaktadır.

......
İnsan nohut misalidir; pişmelidir ki gıda olsun,
Kuvvet olsun, ormanlarda arslan kesilsin.
"Allah kalple tecelli ettiği müddetçe vücûd atıl kalmaz
İnsan ağacı hiçbir zaman hareketsiz değildir

Her an dünya yenilenir; fakat biz dünyayı
daima durur gördüğümüzden sürekli değişmeden
haberdar olmayız.

Hayat tıpkı su gibidir; yeniden yeniye hep akıp gider

Pazartesi, Şubat 25, 2008 

Perde

Mehmet DOĞRAMACI

Akşam eve döndüğünde her zamankinden daha yorgun olduğunu hissetti.Kitap okumak şöyle dursun sayfa açmaya mecali yoktu. Kendini koltuğa bıraktığında bedeninin çuval gibi yığılışına karşı koymaya, tonlarca yük binmişçesine ağırlaşan göz kapaklarını aralamaya güç yetiremiyordu. Lisede edebiyat öğretmenlerinin yaptırdığı gibi; bir kelimeyi ele alıp onunla ilgili manaları sıralamayı düşündü.
Akşamüstü şekerlemesine böyle dalarsa belki Üstadının vurguladığı rüyaları yönlendirme sırrını yakalayabilirdi. Nefsi seslendi öte yandan: "Bedenine dahi hakim olamadın,rüyana mı hakim olacaksın?!" Olsun, yine de bir kelime seçip düşünmeliydi. Perdeye ilişti gözü. "Perde" sözcüğü etrafında uzunca bir seyahate çıktı.

Akşam kızıllığı şehre çökerken, aile reisi ihtiyar baba kızını uyardı:
-Perdeleri çek artık.
Kız,zamane gençlerine özgü havailikle:
-Aman babaaa!... Herkesin avizeleri görünüyor açık perdelerden. Hala köylü gibi perde çektirirsin, diye burun kıvırdı. Son dönemlerde açık perde ile oturmak, avizelerini göstermek, mahremiyeti ifşa etmek moda olmuştu kentte. Baba:
-Aile mahremiyeti için perde eminliktir kızım, diyerek ısrar etti.
O akşam da perdeler dış dünyaya kapandı ve huzur içinde sofradaki yerlerini aldılar.
…..
Ana caddede aniden meydana gelen çökme, dolmuşun aşağı yuvarlanmasına neden olmuş, basit bir sebepten 3 can gitmişti. Onlarca yaralı da cabası!... Yol günlerce trafiğe kapalı kalacaktı. Yolun alt kısmında süren inşaatın istinat duvarı, perde betonu zayıf olduğundan çökmüştü.

Olay yeri inceleme ekibi cinayeti tetkik etti. Failler kaçmışlardı. İz sürülecek, perde ardındaki azmettiriciler bulunacak yada faili meçhuller zincirine yeni bir halka eklenecekti. Günler geçti, cinayetin üzerindeki sis perdesi aralanamadı.

Şehir Tiyatroları yeni sezona perdelerini açıyordu. Televizyon ve video Yeşilçam'ın Beyaz Perdesine darbe vursa da halen tiyatro sevdalıları vardı. Lüküs Hayat kim bilir kaç yüzüncü defa perde diyordu.

Bekir Sıtkı Erdoğan'ın dizelerinde aradı perdeyi:

Gurbetten gelmişim yorgunum hancı
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş
Aman karanlığı görmesin gözüm
Beyaz Perdeleri çek yavaş yavaş.

Ahmet Haşim, muhtemelen Boğaziçi'ne nâzır bir köşkte meşhur "Merdiven" şiirini, güneş kırmızı yorganını denize çekerken guruba karşı söylemişti:

Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

İki deniz arasını bir perde ile ayırmıştı Allah:İki denizi birbiri üstüne salan O'dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu, tuzlu ve acı. Ve ikisinin arasında bir berzah, geçişi engelleyen bir perde koymuştur.(Furkan-53)

Hz.Musa, İki Denizin birleştiği yerde buluşacaktı Hızır'la. Zahir-Kesret perdesi Musa Hızır yolculuğunun anlamını teşkil edecekti. Hızır, perdesiz görüyordu hakikati:
-Kararını ver, bana dayanamazsın, benimle arkadaşlık edemezsin, dedi Hızır.Musa:
-N'olur geleyim, dayanırım, diye ısrar etti.Hızır:
-Sebepleri sormayacak, işime karışmayacaksın, dedi.

Musa, tamam dese de her olayda sebep sordu, bazılarına da itiraz etti.Yolculuk bitince Hızır:
-Başta söylemiştim, bana dayanamazsın.
Kesret ve Zahir perdesi yırtılmadıkça Hakikati, Vahdeti anlamaya imkan yoktu..

Hz.Muhammed (s.a.v) Cebrail'e sordu:
-Vahyi nereden alırsın? Cebrail:
-Perde gerisinden Ya Rasulallah, dedi.

Hz.Muhammed (s.a.v):
-Hiç baktın mı ne var perde gerisinde? Cebrail:
-Bakmadım, dedi.
Hz.Muhammed (s.a.v):
-Bir daha ki gelişine bak öyleyse oldu mu, dedi..

Bir süre sonra Cebrail tekrar vahiy getirdi. Hz.Muhammed(s.a.v) sordu:
-Ne gördün perde ardında?

Cebrail:
-Seni gördüm Ya Rasulullah, meğer ben vahyi senden alır sana verirmişim…

Hz.Muhammed (s.a.v) sadece gülümsedi. Cebrail hayretler içindeydi. Muhammedî bilince eren müminler, bütün sırların kendilerinde olduğunu, ilim ve hikmet akışının özden olacağını bu olayla düşüneceklerdi…

Rasülullah(a.s) hicret için evinden çıktığında kapıda bekleşen kafirler Onu göremediler. Yasin Suresini okumuş,yüzlerine toprak saçarak yürüyüp geçmişti.
Cenab-ı Allah, Rasül'ünü perdelemiş, korumuştu. Sevr mağarasında perde görevini
güvercinle,örümcek üstlenecek, müşrik sürüsü eğilip bakmayı akıl edemeyecekti.

Allah, kimilerinin kalplerini ve gözlerini perdelemişti. Yarasalar dayanamazdı ışık görmeye!.. Rahmeti, gereği yarasalara acımış, ışığa kapamıştı gözlerini. Işık etrafında pervane olan kelebeklerin olması kadar, yarasaların varlığı da Sünnetullah gereğiydi:
Kur'an okuduğunda,seninle, âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz.
(İsra-45)Onlar, gözleri benim zikrim/Kur'anım karşısında perde içinde olan insanlardı. Dinlemeye dayanamıyorlardı.(Kehf-101)Hayır! Onlar o gün Rablerine karşı tam bir şekilde perdelenmişlerdir. (Mutaffifin-15)Allah, kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş;gözlerine de bir perde inmiştir. Bunların hakkı pek büyük bir azaptır.(Bakara-7)
***
Aşkın Sultanı Mevlana'ya sordu: "Perde ne ola sultanım?" Mevlana:
-Mesnevi'de yazdık ya!.. Eğer bilirsen Mesnevi; perdeyi aralamaktır aslında!..

Mesnevi'ye göz attı. Perde geçen cümleleri not etti:

-Gözün, aklın ve kulağın saf olsun dilersen; tamah perdesini yırt!
-İnsan dilinin altında gizlidir. Dil; gönül kapısına perdedir. Rüzgar eserse perde açılır, iç görülür.
-Nakış ve suret; manayı görmeye perdedir.
-Allah bir kimsenin perdesini yırtmak dilerse o kişiyi temiz kimseleri ayıplamaya sevk eder. Ayıbını örtmek dilerse o kişi kimse hakkında konuşamaz hale gelir. Yardım etmek dilerse ona yalvarma ve yakarış kapısını açar.
-Geçmişe üzülmek, gelecekten tedirgin olmak; Allah'la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe ver ki; ardından Allah görünsün!

***
Sakarya Irmağı kenarına düştü yolu. Salkım söğütler altında bir derviş çıkınını açmış, azığını yiyordu. Usulca yaklaştı. Selam verdi:
- Selamunaleykum Erenler!...

Derviş başını çevirince gözleri yerinden fırlayacak şekilde hayret etti. Yunus'tu bu!… Bizim Yunus!.. Taptuk Emre'nin bendesi Yunus… Heyecandan kalbi yerinden çıkıverecek gibi oldu. Yunus:
- Ve aleykumselam delikanlı. Buyur otur, hoş sefalar getirdin!..

Oturdu Yunus'un yanına… Yunus:
- Nereden gelir,nereye gidersin? Ne ararsın bizim illerde,diye sordu.

Kekeleyerek cevapladı:
- Şeyyyyy….Kesretten gelirim, Vahdete gitmek isterim, yol var mıdır?

Yunus:
- Zor iş!... Kolay gidilmez o tarafa!.. Ama söyle bakalım ne istersin?
- Şeyy… Perde sırrına taktım bu ara!.. Perde ne ola ki Baba Erenler?!

Yunus:
- Baba; Taptuk'tur. Biz bendesiyiz Erenlerin. Siz perde dersiniz, biz Hicab deriz:

Hicabdasın, bugün seni göstermezler belki sana
Hicab dediğimi anla dünyeliktir gözden bırak

- Demek en büyük perde Dünya öyle mi?!.. Dünyaya bakarsam göremez miyim Vahdet sırrını?!..

Yunus:
-Çok acelecisin çooook!... Sabır,sabır,sabır!... Dünya mı en büyük perde?Güldürme insanı!... En büyük perde dünya değil… Sabret de dinle bir yol!..

Özür diledi.. Yunus devam etti:
Varlıktır hicab kat'i,kim yıka bu hicâbı
Dost yüzünden nikâbı götürmeye er gerek

- Demek ki en büyük perde kendini var kabul etmek öyle mi?.. İyi de, ben nasıl ererim Vahdete?..

Yunus, yerinden doğruldu:
-Çok işim var çocuk!.. Daha Yukarı İller gezilecek!... Kurak, çorak gönüllere Gönül Testisinden Aşk Şarabı dökülecek!.. Sulanacak nice fidan beni bekler!.. Vaktim yok!.. Kal sağlıcakla!...

Yunus'un eline yapıştı:
- Dur gitme hele!.. Deyiver bir kez, ben nasıl soyunurum hicaptan? Nasıl aralarım perdeleri?...

Yunus, asasına dayanarak son sözlerini söyledi:
- Hala BEN derken, hiçbir şey göremezsin! Sen senlikten geçmeden göremezsin!

Demek perdelerin en büyüğü BENLİKti… KENDİNİ VAR SANMAKTI..
***
Üstadını düşündü.. Hatırlamaya çalıştı… Nasıl diyordu O?..
Perde;basiretimizde mevcut olan, anlayışımızı–kavrayışımızı idrâkımızı- tefekkür kâbiliyetimizi kısıtlayan şeylerdir.Tek`liği örten perdeler, yine kendinden kendine olan perdelerdir."Perde"den kasıt, kişinin bahsi geçen konuyu kavramasına engel olan şartlanma bilgileridir. Bu şartlanma ile o konuya bakışını kaldırınca, kavrama ve bunun sonucunda da kişide idrâk açılması oluşur.. Elbette ki tek tek olur.
En büyük ve en kalın perde olan "BENLİK" perdesi kalkmış olsa, görecekler ki; varlık, "BENLİK" hep Hak'ka ait!. Bu durumda bilecekler ki, O dilediğini yapıyor ve hep O'nun hükmü, takdiri yerine geliyor!. Kendileri hakkındaki takdir de her ne ise o, muhakkak yerine gelecektir!.(*)
Nasıl olacaktı BENi terk? Ne verilirse bu terk yaşanırdı? Neyi varsa infak edebilirdi ama benliği nasıl verecekti? Ayette şöyle diyordu Allah: "SEVDİĞİNİZ ŞEYLERDEN İNFAK ETMEDİKÇE BİRR'E EREMEZSİNİZ". (A.İmran-92) BİRR neydi acaba? Perdeyi aralayacak şey BİRR miydi yoksa?
"BİRR"e ermenin yolu "BEN"i terkten geçer!. "BEN" kalmazsa, elbette "BENİM" de sözkonusu olmaz!. "BEN" kalmazsa, hep "O" olur!. Hep "O" olunca, artık, benim, senin, onun kavramı kalmaz. Sevdiğin, nerede ve kiminle olursa olsun, gerçekte hep seninledir!. Çünkü hep O'nunladır!. Bu yaşamda ise, artık birimsellikten ileri gelen kavramlar eriyip gider; "ALLAH"la olmak sana yeter!Bu sebepledir ki, şeklen, sevdiğini bağışlamak, vermek; gerçekte benliğini terketmek ve arınmaktır... Ki bu yol da vuslat kapısını açar!.(*)

***
Bir el kolunu silkeliyordu. "Baba kalk sofra hazır!" Küçük oğluydu bu. Güç yetiremedi babasına, annesine döndü: "Anneeee babam uyanmıyoooo!" Gözlerini araladı. "Haydi seni bekliyoruz" dedi eşi.
- Perde açıldı mı, diye sordu.
"Ne açılması, akşam oldu perdeleri çektik! Amma uyudun, kalk kendine gel!
- Niye kaparsınız ki, açık dursa!..
"Sen iyice daldın.. Kalk Ya Huuu!"

Kalktı. Gözü hala perdedeydi.
Bütün perdeler yırtılsa kıyamet mi kopardı?

Çarşamba, Şubat 13, 2008 

Kawa Efsanesi

Nevruz’un tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir. Bu dönemde Gutilerin tapınaklarda Zagmuk adında bir bayram yaptıkları bilinmektedir. Zagmuk da ‘Yeni gün’ anlamındadır. Zagmuk bayramı törenlerinde ateşler yakılır ve kral halkın arasına girer. Daha sonraki yüzyıllarda Zagmuk geleneğinin Zerdüştlükte de ortaya çıktığı görülür ve bu tören gelenekleri Gutilerden sonra Hurriler, Kassitler, Mitaniler, Urartular ve Medler zamanında da korunur.
Bugün Nevruz efsanesi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:
Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür ve bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise ise Ehrimandır ve kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Fırat ve Dicle’nin yaşam bulduğu, AhuraMazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.
Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranırak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalaığıjnın iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece kürtlerin yaşadığı coğrafyada aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarındna alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Bu katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir
Kawa, 20 Martı 21 Marta bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdanıdna göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğdoğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği örsünü Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

Kawa’ya ilişkin bir başka rivayet ise şöyledir :

Kürt mitolojisindeki Kawa efsanesine göre, Kürtler günümüzden(2007) 2500-2600 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak)adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunuyordu. Her gün bu iki yılanı beslemek için Kürtlerden iki kişiyi sarayına kurban olarak getirtip aşılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini engelliyordu[2]. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar[3]. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.

 

Mehmed Uzun Ya da Sanat Dünya Vatandaşıdır

“Atasözleri bana hep Fırat’ı hatırlatır. Fırat’ın coşkusu, gürül gürül akan suyu, bembeyaz dalgaları, kadim zamanı ve insana insanlığını hatırlatan uğultusu; Fırat, ataların yalın, duru sözleriyle hep birdir benim için. (…)
O zamanlar her şey doğal akışı içindeydi, insanlar binlerce yıldan o günlere kadar oldukları gibi, fazla bir değişime uğramadan yaşıyorlardı. Fırat’ın suları henüz barajlarla yaralanmamış, akışı insana hem bir çoşku hem de bir korku veriyordu. Türkçe radyo ve televizyonlar insanların duygu ve düşünce dünyasını dumura uğratmamış, dil tüm doğallığıyla, tıpkı Fırat gibi, çağlıyordu. Nar, olgunlaştığında dalında çatlıyor, balıklar tam da yumurtlama döneminde Fırat’ın akıntılarına karşı bir insan boyu kadar havalanıyor, turnalar zamanında geliyor, kırlangıçlar hep aynı kırlangıçlarmış gibi, aynı mevsimlerde, aynı güzellikle Fırat’ın sularına dalıp dalıp havalanıyorlardı.”

Mehmed Uzun


Dört yıl önce dün Cemal’e yürüyen bilge kralların sonuncusu Aliya İzzetbegoviç, ‘edebiyat, farklı milletleri birbirine yakınlaştıran en değerli iletişim alanıdır’ demişti.
Bugün bu büyük ‘kral’ın farklı yönlerini, İlmi Etüdler Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda anmaya, anlatmaya çalışacağız.
İzzetbegoviç’in ifadesi bize, sanatın dünya vatandaşı olduğunu da ima eder.
Sanatın ‘milli’ niteliğini inkarın saçmalığı ortada, sanatkar da doğduğu ve yaşadığı yere benzer, dili, soluk alıp verdiği coğrafyanın toprağı gibi kokar, içinden geldiği toplumsal kültürün dilini konuşur, o dilin sınırlarını genişletir, düşünceyi zenginleştirir, insanı yatay olandan dikey olana çağırır, soyutlamalar ile gündelik ve geçici olandan kurtarır, daha bütüncül bakmanın yollarını açar, her şeye bir çocuğun hayret’iyle bakar, bize daha önce akledemediğimizi gösterir..Bu yönleriyle de sanat, aynı zamanda cihanşümul bir dile ve doğaya sahiptir. Hangi kavimden, hangi dilden, hangi coğrafyadan konuşursa konuşsun, kozmik vasıflarıyla öne çıkan her hakiki sanatçı, sanatın sonradan üretilmiş bütün sınırlarını aşar, bize, sınırın sınırsızlıkta olduğunu gösterir.
Bilge Kral, Doğu Batı Arasında İslam adlı görkemli eserinin ‘sanat ve tenkid’ bölümünde şöyle der : 'Sanatçı için eser, ıstırap ve başından geçenlerin etkisiyle hareketlenen içsel bir vizyondur. Tahlil ve mantıksal düşünmenin sonucu değildir. Picasso'nun deyişiyle, 'sanat acının çocuğudur.'
Sanırım Picasso’nun başka bir belirlemesi daha vardır : ‘Sanat insanı hakikate götüren en büyük yalandır.’
Acının çocuğu ve bizi hakikate götürme azmiyle yola çıkmış bir yazarı yenilerde kaybettik. Mehmed Uzun’dan söz ediyorum.
O’nu, Türkçeye çevrilen ilk romanı, Yitik Bir Aşkın Gölgesi’nde ile tanımıştım.
Ahmed-i Hani’lerin, Mele Ceziri’lerin geldiği bereketli bir edebi geleneğin dilinin zamanla paslanmasının getirdiği güçlüklerle boğuştu durdu.
Bir yandan politize olmanın, şiddeti bir konuşma biçimi olarak seçmiş örgütün ve onun da içinde bulunduğu gerilimli sorunun ağırlığı altındaydı, diğer taraftan edebiyatın evrensel dilinin zenginliğine açılmıştı.
Kürt dilini, yeniden bir edebiyat dili haline getirmenin kapısını araladı.
Uzun’un kitaplarının farklı dillere çevrilip, geniş bir okura ulaşması, ‘mahalli’ bir noktadan yola çıkmasına rağmen, evrensel bir yere varmış olmasıyla ilgiliydi.
İzzetbegoviç’in ima ettiği hakikatin farkındaydı, insanları ancak böylesi kozmik bir dilin ve duyarlığın bir araya getirebileceğini biliyordu.
11 Ekim’de yitirdiğimiz Uzun, ülkesinden uzakta geçirdi yaşamını. Göçmenliğin Derrida’nın söz ettiği varoluşsal boyutunu onda çarpıcı biçimde görmek mümkündü. İnsan çocukluğudur gerçi. Uzun da, yazdığı binlerce sayfa hikayelerde, kendi kişisel, ait olduğu kavim ve giderek insan’ın öyküsünü anlatarak yaşadı.
İş başa dönermiş, sonunda doğduğu yere döndü, zeminini oluşturan toprağa rücu etti.
İşin başa dönmesi, hakikatin kürevi niteliğindendir.
İnsan yedisinde neyse yetmişinde odur gerçeği burada da belirdi ve Uzun, Kürtlerin macerasını, kendi kişisel hikayesinin içinden geçerek anlattı, çocukluğunun o muazzam sözlü anlatı geleneklerini yeniden üretti.
Kürtlerin sorunlarını böylesi bir dille ifade etmeleri gerektiğini ısrarla vurguladı.
PKK’nin tehdidine maruz kaldı. Bir gerilim içinde kendisini tekrar Avrupa’ya attı. Lakin dediğim gibi, orada da olsa burada da ölse, insan çocukluğundan ibaret olduğu için, aynı hikayeyi başladığı yerde bitirdi.
Edebiyat, altmışlı yıllardan itibaren aşırı biçimde politize oldu. Bizim modern zamanlarda yaşadığımız bu kabz (daralma) halinden çıkışımızın son derece değerli bir imkanı edebiyatın kozmik diliyledir.
Zira, Şerif Mardin’in dediği gibi, örneğin pozitivizm insanın içindeki şiiriyeti inkar ettiği için her yerde başarısızlığa uğramıştır.
Bu hazin macerayı biz de yaşadık, yaşıyoruz.
Sorunları samimi, sahici ve adil biçimde konuşmayı bir türlü başaramıyoruz. Çünkü insan merkezli bir bakış açısından, bir yaklaşımdan uzaklaşmış durumdayız.
Sorunlarımızı insan üzerinden, insan merkezli, insani bir dilin içinden konuşamadıkça da sahih çözüm yolları bulabilmemiz imkansız.
Mehmed Uzun gibi sanatkarlar, sanatın dünya vatandaşı olduğu gerçeğini kendi kavmine en doğru anlatacak ve gerilimli dilin sıkıştırdığı zihinlerin genişlemesini sağlayacak sanatkarlardır.
Gerçi Uzun da modernleşmeden nasibini almıştı, kendi irfani geleneğinin diline aşinalığı azdı, azalmıştı. Oysa Kürtlerin son derece gürbüz bir irfani gelenek damarı vardır ve son yüzyılda, o zamanlar ‘Kürdistan’ tabir edilen o coğrafyada onlarca büyük bilge yetişmiş, yüzlerce kıymetli eser telif edilmiş, binlerce yolgösterici yerel kılavuz boy göstermiştir. Kürtlerin irfani geleneklerinin medrese ve dergahların kapatılmasından sonra tümüyle kuruduğu, kurumaya yüz tuttuğu sosyolog ve tarihçilerin araştırmalarının doğruladığı bir vakıadır.
Uzun’un Yitik Bir Aşkın Gölgesinde başta olmak üzere, bütün romanlarında, irfani gelenekle arasındaki bağların gevşemesinin izlerini bulmak mümkündür. Buna rağmen, o muazzam gelenekten çok güzellik devşirmiş, yeni yapılar inşa etmiştir.
Bu yapıların dili, bugün ülkemizin ve dünyanın sorunlarını anlamamıza ve özgürce konuşabilmemize imkan verecek niteliktedir.
Mardinkapı mezarlığına gömülen bu hazinenin kıymeti zamanında ne yazık ki bilinemedi, bari yeni Uzun’ların değeri bilinse…En insani ve kozmik dil olan edebiyatın gürbüzleşmesi yönünde çaba gösterilse. Bir iç-duyum hali olarak ‘hayret’e bürünebilsek. Bilmediğimiz dünyalara kulak kabartabilsek. Hayret’in öğrenmenin, empati yapabilmenin biricik yolu olduğunu görebilsek.
İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar.
Burada hayret, hem hayreti gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.
Ateşleyicisidir, çünkü, bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, ‘hayret’le bakıldığında, ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü, insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir.
Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür.
Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.
Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir ‘gerçek’, insanın elinden tutarak, onu bir başka ‘gerçeğe’ götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir.
Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler.
Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger’den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır.
Hayret etmeyi, düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der : ‘İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar’
Hikmetin kurucu ögesi hayrettir.
Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır.
Peki neler oluyor burada?
Heidegger’e göre, ‘hayret sırasında kendimize tutunuruz.Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.’
Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.
Fazlurrahman’dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, ‘zulüm’ sözcüğünün yaygın anlamının, ‘birşeyi uygun olmadığı yere koymak’ olduğunu söylüyorlar.
Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür.
Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır.
Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar.
Bu varlığın içinde olmaktır.

 

Fetih Suresi’nin Koruduğu Bilge : Mele Ceziri

“iki ömrü kolkola yaşadım
biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri”

Yılmaz Odabaşı


Nubihar adı birçoğumuza bir şey ifade etmeyebilir fakat sessiz sedasız biçimde yaptığı güzelim işlerle ehlinin gönlünde taht kurmuş bir yayınevidir.
Başta Risale-i Nur olmak üzere birçok irfani eserin Kürtçe çevirisine, süreli bir yayının da içinde olduğu Nubihar’dan ulaşabiliyoruz. Örneğin Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sindeki öyküleri okura ulaştırdılar. Mesnevi-i Şerif’in mesellerinin tümü artık Kürt dilinden okunabilecek. (Çiroken Mesnewiya Hz. Mewlana) Fonetik ve sözlük açısından özgün diline yakın bir başka dilden okura ulaşması, bu coğrafyanın gönlü yaralı insanları için manevi bir şifa damlası olabilir diye düşünüyorum. Nubihar, Murad Celali’nin Diroka Pexemberan adlı eserini de yayınladı, Kuran’da geçen Peygamber kıssaları bunlar. Ve İki görkemli divan : Mela Zahire Tendureki ile (Kent’ten) Molla Ahmed-i Ceziri. İkisi de birer hazine değerinde. Ceziri, Ahmed-i Hani gibi büyük bir bilge, irfani geleneğin yetkin isimlerinden. Kürtlerin Şeyh Galib’i, Seyyid Nesimi’si bir bakıma. Osman Tunç’un göz nurunu ve yüreğini verdiği bu muhteşem çeviri için emeği geçenlere minnet ve şükran borçluyuz.
Ceziri, dizeleriyle Risale-i Nur’u şenlendiren bilge-şairlerden.
“Güzelliğin seyrine koşup gelmiş herkes her taraftan
Süslenmiş sevgililer gibi, senin cemalinle nazdarlık ediyorlar’
Risale-i Nur’u okuyanlar açısından bu aşina dizelerin, Bediüzzaman’ın Barla’daki çileli ve bereketli yaşamında ayrı bir yeri vardır.
Divan’ı Türkçeye kazandıran Tunç, bunu şöyle dile getiriyor :
“Evet, şairimizin bu latif ve narin beyti esaret yıllarındaki Said-i Nursi’nin rakik olan kalp ve ruhunda şimşekler çaktırmış olacak ki, bu mısralardan ilham alarak Barla’da Çam dağında; çam, katran, ardıç ve karakavak ağaçlarının heybetli ve hayret verici manzaralarını seyre dalıp şiir üslubunda bir mektubu kaleme almasına vesile olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Molla Ceziri’nin aşk meşrebin