« Home | MUHYİDDÎN-İ ARABÎ » | “GÖNÜL YARASI” » | "Bu suyun balığı…" » | Kriz Zamanında Naat » | Abdurrahman Taği’den Öğütler » | Muhammed İkbal » | Perde » | Kawa Efsanesi » | Mehmed Uzun Ya da Sanat Dünya Vatandaşıdır » | Fetih Suresi’nin Koruduğu Bilge : Mele Ceziri » 

Pazartesi, Haziran 30, 2008 

Cemil Meriç Kimdir? [Seçmeler]




Yazar ve mütercim. 12 Aralık 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü, Tercüme kaleminde reis muavinliği yaptı.
1940’da İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayin Bibliyografyası dergilerinde yazmaya başladı. 1942 ve 45 yılları arasında Elazığ lisesinde, 1952 ve 54 yılları arasında ise İstanbul`da Fransızca öğretmeni olarak çalıştı. Daha sonra İstanbul üniversitesi Edebiyat fakültesinde yabancı diller okutmanlığı görevinde bulundu, Sosyoloji bölümünde dersler verdi. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, “söküyor”du.
1955’de gözlerindeki miyobunun artması sonucu görmez oldu, ama olağan üstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 yılında İstanbul üniversitesinden emekli oldu ve yıllarının birikimini ardarda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti.
Cemil Meriç`in ilk yazısı Hatay`da Yeni Gün Gazetesi`nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Türk Edebiyatı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Hisar dergisinde “Fildisi Kuleden” başlığıyla sürekli denemeler yazdı. Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo`dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Bati medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu ve sansüre, anarşik edebiyata şiddetle çattı.


Eserleri


İlk telif eseri Balzac üzerine küçük bir incelemeydi. Hint Edebiyâtı (daha sonra "Bir Dünyanın Eşiğinde" başlığıyla iki kez daha basıldı), Saint Simon- Ilk Sosyolog, Ilk Sosyalist-, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir. Bu Ülke (1974, 5 baskı), Umrandan Uygarlığa (1974, 2 baskı), Mağaradakiler (1978, 2 baskı), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikâyesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Balzac’tan yaptığı çevirilerin ilki 1943´te yayımlandı. Fransız edebiyatından yaptığı çevirilerin yanı sıra, Uriel Heyd’in Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri (1980), Thornton Wilder’in Köprüden Düsenler (1981) ve Maxime Rodinson’un Bati’yi Büyüleyen İslâm (1983) adlı eserlerini de Türkçe’ye kazandırdı. İletisim Yayınları Cemil Meriç’in “Bütün Eserleri”ni toplu halde basarken, daha önce yayımlanmamış üç kitabını daha yayımlandı: Jurnal 1 (1992), Jurnal 2 (1993), Sosyoloji Notları ve Konferanslar (1993). “Bütün Eserleri” dizisinden “gözden geçirilmiş yeni baskı”sı yapılan kitaplar ise şunlardır: Bu Ülke (1983), Bir Dünyanın Eşiğinde (1994), Saint-Simon, İlk Sosyolog İlk Sosyalist (1995), Ümrandan Uygarlığa (1996), Mağaradakiler (1997), Kırk Ambar - Cilt 1 - Rümuz-ül Edeb (1998).
Aldığı ödüller: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneği'nin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneği'nce, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı...
Basılmayan Eserleri

Cemil Meriç Hakkında Bir Bibliyografya Çalışması

1.Kendi Yazdıkları

A) KİTAPLARI
1.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Altın Gözlü Kız, (Çev.) İST. 1943. Kenan Mat. 184 s.
2.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Otuzundaki Kadın, (Çev.) 1945, A.Bolat Kitabevi.
3.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Onüçlerin Romanı, Çev.) 1945, Yüksel Yayınevi
4.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de. Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti. Çev.) 1946, Inkilab Kitabevi
5.Meriç, Cemil: Hugo, Victor. (1802-1885), Hernani, Çev. Maarif Vekaleti, Yayım. İst. 1956, Maarif Basımevi, VI+184, s,2.bsl.ist.1966
6.Meriç, Cemil: Hint Edebiyatı, Dönem Yayınları, İst. 1964, Ersa Kol. Şt.Matbaası, II+266 s.
7.Meriç, Cemil: Hugo, Victor. (Marie, 1802-1885) Marion de Lorme, (Çev.). M.E.B. Yayım, İst. 1966, M.E.Basımevi, VI+192 s.
8.Meriç, Cemil: Saint- Simon “İlk Sosyolog, İlk Sosyalist”, Çan Yayın., İst. 1967 Gün Basımevi, I+143 s.
9.Meriç, Cemil: Dillerin Yapısı ve Gelişmesi, (Hazırlayanlar, Cemil Meriç- Berke Vardar), Dönem Yayın, İst. 1967, I+86 s.
10.Meriç, Cemil: Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon (1809-1865), Türkiye Harsi Araştırmalar Derneği Yayın, İst. 1969, Fakülteler Matbaa, I+23 s.
11.Meriç, Cemil: Balzac, Honore de.(1799-1850), İhtişam ve Sefaleti:Vautrin, Çev.) Ötüken Yayınevi, İst. 1973, IV+543 s.2. bsl.
12.Meriç, Cemil: Bu ülke, Ötüken Yayın, İst. 25 145 s.2 bsl.İst. 1975, 200s; 3.bsl.İst. 1976, 244 s; 4. bsl.1979, 275,
13. Meriç, Cemil: Umrandan Uygarlığa, Ötüken Yayın, İst. 1974, Yelken Matbaa, 371 s; 2.bsl., 1977, 366 s.
14.Meriç, Cemil. Bir Dünyanın Eşiğinde, Ötüken Yayın. İst 1976, Yüksel Matbaa, 2. bsl. 344 s., 3 bsl., İst. 1979, 352 s
15.Meriç, Cemil. Mağaradakiler, Ötüken Yayın., İst., 1978, 453 s., 2.bsl. İST. 1980
16.Meriç, Cemil: Kırk Ambar, Ötüken Yayın., İst. 1980, 487 s.
17.Meriç, Cemil: Vilder, Thornton (Niven, 1897-1973), Köprüden Düşenler, (Çev). Cemil Meriç- L. Çataloğlu, Tur Yayın. İst. 1981, Yüksek Mat. 122 s.
18.Meriç, Cemil. Bir Facianın Hikayesi, Umran Yayınları, Ankara 1981, Şafak Matbaası, VIII+167 S.
19.Meriç, Cemil. Batıyı Büyüleyen İslam,(Rodinson ve ) Pınar Yayınları, 1983, s.175
B. DENEMELERİ
1. Meriç, Cemil. Mene, Teke, Feres, Hisar, 12 (106), Ekim, 1972, 12-14 s.










Avrupalılaşmak mı, Avrupalılaştırmak mı?

Cemil Meriç

Batı dillerinde karşılığı olmayan bir mefhum; Çağdaşlaşmak; cıvık, korkak, mur¬dar... Bu habis kelimeyi, lügat hazinemizden tardetmedikçe, düşünce selâmetine ulaşamayız. Gerçi Avrupa da şuurumuzu bulandır¬mak için, nice lafızlar icad etmiş. Ama hiçbir emperyalizm, çağı tek başına temsil et¬mek gibi abes bir iddiaya kalkışmamıştır. Hıristiyan dünyanın son keşfi, 'azgelişmişlik'. Asırlık hezimetlerin öcünü almak için uydurulmuşa benzeyen bu sefil kelime müstağriplerimiz tarafından hararetle benimsen¬di Neden azgelişmiş, niçin azgelişmiş, kime göre azgelişmiş? Tarih sahnesine çıkan bü¬yük medeniyetler birbirine eşit değerdedir. İslâm -Türk medeniyeti, bu medeniyetler içinde en parlak, en uzun ömürlü, en zinde medeniyetlerden biridir. Medeniyetin tek öl¬çüsü vardır: insana verdiği değer.
Türk-İslâm dünya görüşünde, insan, Tanrı'nın bîr nüsha-yı suğrasıdır. Tabiatın dı¬şında İmtiyazlı bîr yeri vardır. Bu itibarla mukaddestir. Türk-İslâm dünya görüşü, İnsan haysiyetine büyük değer veren, bu haysiyeti inancın ve düşüncenin bütün belirtilerinde görmesini bilen bir idrâktir. Vazge-çilmez îcâbları adalet, eşitlik, hürriyet ve müsamahadır. Türk-İslâm medeniyeti bu ide¬alleri gerçekleştirdikten sonra, her mede¬niyet için mukadder olan bir çöküş ve çözü¬lüş merhalesine ulaşmıştır. Zaten doğunun ve batının bütün büyük târih felsefecileri medeniyetin, kavimlerin târihinde böyle çıkış ve iniş merhaleleri olduğunu kabul ederler. Demek ki, bizim için bir «geri kalmışlık» söz konusu değildir. Zirveye vardıktan sonra yükselecek başka irtifalar olmadığı için, yü¬rüyüşe devam etmek, ister istemez alçalmaktı. Batı'nın abeslerine îtibar etmek bu alçalışı büsbütün hızlandırdı. Rodinson, çağ¬daş dünyayı, sanayileşmiş - sanayileşmemiş diye ikiye ayırıyor. Daha aydınlık, yâni daha ilmî bir sınıflandırış. Değer yargısı belirtmi¬yor; sanayileşmek iyi de olabilir, kötü de. Daha doğrusu sayısız mahzurları olan bir mecbûriyet-i elîme. Azgelişmiş yalanı, sö¬mürgecilerin kendilerine vesayet hakkı hazırlamak için uydurdukları bir mahkûmiyet kararı. Ah bu Avrupa! İngilizler dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini yok ederler; Hind'de kasırga gibi eser, tezgâhları sö¬ker, mâbed taşlarını müzelere aktarır, insan¬lığın yüzünü kızartacak zulümler icad eder¬ler. Bu habasetler insansever Marx'a latifeler ilham eder: «Doğuda içtimaî değişiklikler ancak Avrupa'nın istilâsı sayesinde ger¬çekleşebilir... aferin İngilizlere, istikbâlin büyük Hindistan'ını yaratmak, yâni Hind'i çağ¬daş medeniyete ulaştırmak için bu sıkıntıla¬ra katlandılar»der. «Sanayi bakımından ge¬lişmişülke, azgelişmişülkeye geleceğin imajını sunar sâdece.»
Marx bu sözü niçin söylemiş, anlata¬lım: İngiltere'de kapitalizm gelişmiş. Sana¬yi inkılâbı bütün ihtişam ve sefâletiyle fer¬man ferma; Almanya ise millî birliğini bile kuramamış henüz. Sanayi alanında ise geri mi geri. Yazar Alman okuyucusunun dikka¬tini çekmek istiyor konuya. Sana anlattığım, kendi hikâyendir, diyor. Çünkü her toplum aynı merhalelerden geçecektir. Yarın sen de İngiltere gibi olacaksın. Bu hüküm çağdaş düşünceye Vico'nun armağanı, Vico'nun ve Auguste Comte'un: Her ülkenin târihi aynı istasyonlardan geçmek zorunda.

MODERNLEŞME

Asrımızın en büyük içtimaî İlimler An¬siklopedisi Modernisation'a ayırdığı oldukça uzun bir incelemeyi Marx'ın yukarıdaki cümlesiyle başlatır. Modernisation, eski bir ola¬yın (sayrûre) zamanımızdaki adıymış. Sos¬yolog buna: «Azgelişmişülkelere, gelişmiş ülkelerin vasıflarını kazandıran sosyal de¬ğişme süreci.»diyor. Azgelişmiş, çok geliş¬miş ne demek? Bu değişme kendiliğinden mi oluyor, yoksa dış müdahalelerin eseri mi? Yazar devam ediyor: «Emperyalizm çağında, geleceklerinin imaj veya tasvirleri, sömürge halklarına sömürgecileri tarafından sunulu-yordu. Hind'den söz edilirken İngîlizleşiyor deniyordu, Hindiçin'den söz ederken Fransız laşıyor.» Demek ki sömürge halkı için ideal (yâni bugünkü tâbirle modernisation), efen¬dilerine benzemekten ibaretti. Sömürge hal¬kına bu yanlış hedefi telkin edenler kimler¬di? Müstevliler. Gaye, onlardaki direnişi yok etmek, kişiliği öldürmekti. Ansiklopediyi okuyalım: «Uzun süren sömürgecilik yılları, emperyalist rejimler arasında —millî menşe¬leri bir yana— büyük benzerlikler olduğunu gösterdi; eski dar deyimler kullanılmaz ol¬du. Avrupalılaşmaktan söz edilmeğe başlandı.»
Görüyoruz ki, «çağdaş uygarlığın»tem¬silcileri mağlûplara önce kendilerini örnek gösteriyorlar, sonra mensup oldukları ca¬miayı, yani Avrupa'yı. Avrupa'lılaşma'nın Avrupalılar'ca ne manâda kullanıldığını aşa¬ğıda anlatacağız. Şimdi düşman ülkelere tek¬lif edilen daha sonraki modellere göz ata¬lım: "II. Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflayışına ve Amerikan nüfuzunun yayılı¬şına şahit oldu. Batı dilleri yeni bir keli¬meyle zenginleşti: Amerikanlaşma. Avrupa Amerikanlaşıyordu. Ama dünyanın gerî kalan bölgeleri söz konusu olunca kullanılan keli¬me Batılılaşma idi. Ne var ki, savaş sonrası yılları bu daha geniş tâbirin de lüzumundan fazla dar olduğunu ispat etti. Daha topyekûn bir tâbire ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı karşıla¬mak için modernisation kelimesi uyduruldu.

Modernisation, gerek bütün modernleş¬miş ülkelerin —ister Sovyetler Birliği ve Ja¬ponya gibi doğulu— başarıdaki benzerlikleri¬ni; gerekse modernleşmekte olan toplumların —nerede olurlarsa olsunlar, nasıl bir gelenekleri bulunursa bulunsun— amaçlarındaki benzerliği tek kelimeyle belirtiyordu. Görülen benzerliğin esası iktisâdi idi. Top¬lumlar iktisadî başarılarının bütünü göz önünde tutularak sınıflandırılıyor, karşılaştırı¬lıyor ve değerlendiriliyordu: Tek sağlam ölçü buydu. Bu inkişafı inceleyen iktisatçılar, baş¬lıca konularının, W. Arthur Levîs'in söyleyişîyle nüfus başına düşen gelirin artışı ol¬duğu kanâatine varınca ileri doğru bir adım atılmış oldu. Bu basit ve işlevsel tanım hem iktisâdi gelişmenin özlenen sürekliliğini hem de bu süreklilik boyunca başarı seviyelerinin mukayeseli ölçüsünü belirtiyordu. Böylece iktisâdi gelişmenin tahlilini belli bir mihraka bağlıyor ve modernisatîon'un sos¬yal bir vetire olarak en anlaşılır tahlilini vur¬guluyordu. Demek ki, modernîsation, sosyal bîr değişme vetiresidir, bu vetirenin başlıca unsuru iktisâdi gelişmedir. Modernîsation, sosyal bir çevre yaratır; nüfus başına gelir artışını fiilî olarak gerçekleştiren bir çevre. Zîrâ verimin fiilî olarak artması için yükse¬len ferdî geliri üretip tüketen insanların kendi üretici güçlerini artıracak ve bu davranışı topluma yayacak kadar oyunun kaidelerini anlamış ve benimsemiş bulunmaları lâzım¬dır. Harold D. Lawsell (1965) doğru söylü-yor: Böyle bir kazanca dönük davranışa sâhip olmak için, iktidar, saygı, doğruluk, sevgi, refah, beceri ve bilgi bütün sosyal değerle¬rin yeni baştan düzenlenmesi ve yeni baştan paylaşılmasına İhtiyaç vardır.»

AVRUPALILAŞMA (1)

Avrupalılaşmaya gelince; bîr kıt'a, bir medeniyet camiası hüviyetini nasıl değişti¬rir; daha doğrusu değiştirebilir mi? Asya Asya'dır, Avrupa Avrupa... Kelime, Batı'nın yükselme devrinde, Batılı sömürgeciler ta¬rafından uydurulmuştur. Tanzîmât intelijansiyasının meçhulü olan bu mefhum sonraları bir bayrak olmuş... Târihlerinden kopan bir avuç şaşkının omuzladığı bir teslimiyet bayrağı. Bir iflâsın ifadesidir Avrupalılaşma, bir inkâr çılgınlığı, bir intihar kararıdır. Emper-yalizmler kabza-i teshirine geçirdiği ülkeleri yok etmek için, onları kendilerine benzetmek isterler. İngilizler ingilizleştirmek, Fransız¬lar fransızlaştırmak, Portekizliler portekizlileştirmek peşindedir önceleri. Hıristiyan kor¬sanların istilâ sınırları genişledikçe bu tâbirler yetersiz gelmeye başlar. Daha müp¬hem, daha kucaklayıcı, daha yumuşak bir tâ¬bir keşfedilir: Avrupalılaştırmak. Giderek bu mefhum da fazla sert, fazla dar, fazla gu¬rur kırıcı bulunur. Yerine yeni bir yalan bayraklaştırılır: Batılaşma. Şuurlanan Doğu bu kelimeden de tedirgin olunca, modernisation sahneye çıkarılır.
Çağdaşlaşma bir yana, bütün bu lâfızlar Avrupa'nın zâde-i mel'anetidir. Yabancılaşan aydınlarımız, nezleye yakalanır gibi yakalan¬mış onlara. Ne mâhiyetlerinden, ne târihlerin¬den haberleri var. Bu itibarla düşmanlarımı¬zın, istismarlarını gizlemek için uydurdukları bu yabancı kelimelerden ne anladıklarını açıklamak, çalışmamızın ilk faslını teşkil ede¬cektir.
En geniş malûmat 1931'de yayımlanan İçtimaî İlimler Aksiklopedisi'nde. On beş büyük sütun Europenisation maddesini hü¬lâsa edelim. G. Young diyor ki:
Avrupalılaşma sözü, modern Avrupa'da kurulan ve Rönesansın, Protestanlığın, sana¬yi inkılâbının ürünü olan belli sosyal sis¬temlerin nüfuz yolu ile Asya, Amerika, Afri¬ka kültür ve medeniyetleri üzerinde yaptığı tesirleri belirtmek için kullanılır.
Yazarın bu ifâdesini aydınlatmağa çalı¬şalım: Avrupalılaştırma, Avrupa'ya has içti¬maî bütünlerin (sistem Asya, Amerika, Afrika kültür ve medeniyetlerini istilâ etmesidir (Yazar, «permeation» kelimesini kullanıyor: Nüfuz etme, sızma, yayılma, içine geç¬me). Bu nüfuz, telkin yoluyla mı, özendirme yoluyla mı, savaşla mı gerçekleştirilecek, belli değil. Daha doğrusu durumun icâblarına göre her üç yoldan.
Bu içtimaî sistemlerin vasıfları da şunlar: Avrupalılaştırma; siyasî bakımdan de¬mokrasi fikrini, iktisadî bakımdan ferdiyetçi kapitalizm ve rekabet ülküsünü empoze et¬mek; daha girift, daha âdil, fakat daha az verimli ve ilerlemeye daha az elverişli kollektivist ve komünal medeniyetleri kontrol altına almak; sanayide el tezgâhının yerine fabrikayı ve dökümhaneyi geçirmektir. Ter¬biye alanında avrupalılaştırma ise, Avrupa dışındaki kıt'aları Avrupa ilimleri elde ede¬rek, maddî hattâ manevî kazançlar sağlaya¬caklarına inandırmak, misyonerin Kitab-ı Mukaddes'i, tüccarın malları, idarecinin iyi ni¬yetleri aracılığıyla, kabîle geleneklerini yık¬mak ve israfı önlemek.
Avrupalılaştırmanın Asya üzerindeki tesiri, gerek târihî, gerek sonuçlan bakımın¬dan Amerika'lara ve Afrika'ya tesirinden çok farklı olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Bir kelimeyle Avrupa'nın başlıca dâvası Asya'nın direncini kırmak, onu kendine benzetmek ve gönlüne göre istismar etmektir. Afrika'nın kabîle kültür ve medeniyetleri şimdiden Avrupa'nın baskısı altındadır ve eninde so-nunda Avrupa ferdiyetçiliğinin ve sanayii¬nin taarruzuyla yok edilecektir; çünkü kuzey ve güney Amerika medeniyetleri Anglo-Sakson sömürgeciliğinin ve Lâtin ticarî nüfuzu¬nun baskısı yüzünden aynı akıbetle karşı karşıyadırlar; oysa Asya'da Batı medeniyeti¬nin ferdiyetçilik, sınâyileşme, ticarî zihni¬yet, yani kapitalizmle İslâmiyetin veya Bu¬dizmin kolektivizmi, komünizm'i, militarizm'i ve mistisizm'i arasında her zaman medd-ü ce¬zir vardır. Amerikan yerlileriyle Afrika zen¬cilerinin, Arapların, Berberilerin iki şıktan bi¬rini seçmesi gerekiyordu: Avrupalılaşmak veya yok olmak. Asya hiç bir zaman böyle bir mecburiyetle karşı karşıya gelmemiştir.
İki kıt'a arasındaki hâkimiyet savaşı târih öncesine kadar uzanır, Asya'nın ilk Avrupalı¬laşması taş devrine rastlar, Young'a göre. Doğu'dan gelen Aryalı akıncılar İranla, Hind'i ele geçirirler; bu Avrupalılaşma Mısır, Bâbil, Pers ve Grek medeniyetlerine kadar sürer. Avrupa'nın zaferini gerek Tevrat'ın kehânetler faslı gibi eski siyâsî eserlerde, gerek arkeolojik araştırmalarla gün ışığına çıkan vesikalarda görmek kabildir. Bu ilk Avrupalılaştırmanın son dalgaları, Cyrus devrinde [549-529 M.E.) Aryalı Persler'in, iki asır sonra İskender devrinde, Aryalı Grek ve Makedonyalıların Mısır, Bâbil ve kuzey Hin¬distan'a yaptığı istilâlardır.
İki kıt'anın kaderi o çağlardan beri ta¬ayyün etmiş. Young'a göre... Kişilikleri billurlaşmış.. Kendisini dinliyelim:
O çağlarda bile iki kıt'a arasındaki temel farklar açıkça belirmiş bulunuyordu. Bugünkü Avrupalılaş¬tırmanın esaslarını, Yunan kültüründe bula¬biliriz. Nitekim geçen asrın Asya medeniyet¬lerinin ve sosyal sistemlerin esas¬larına da o çağlardaki Asya imparatorluklarında rastlamak kabil. Yeni Avrupalılaştır¬manın zamanımızdaki devresinde Asya dev¬letlerine ilk kabul ettirilen felsefî ve siyasî nazariyelerin Eflâtun ve Aristo'nun fikirle¬rinde Atîk ve Ege medeniyetlerinin müesse¬selerinden ilham alması tesadüf eseri de¬ğildir sadece. Bu Avrupalılaştırma dönemi Dara ve Keyhusrev'in Avrasya imparatorluklarıyla Aryen Greklerin Avrupa site devletleri arasındaki savaşlarla sona erer. Elen im¬paratorluğunu Dara İmparatorluğunun sınır¬larına kadar genişletilen ve bir dünya devleti idealini gerçekleştiren İskender fetihleri Av¬rupa taarruzunun sonuncusu oldu. O târihler¬den sonra teşebbüs Asya'nın eline geçer. Roma'nın Asya imparatorluğu (189 M. E-330 M.S) bir taarruz ve müdafaadan ibarettir; bu imparatorluğun vârisi olan Greko Bzantin (330-1204) imparatorluğu, Lâtin imparatorlu¬ğu (1261 -1453), Asya hâkimiyetine karşı ümitsiz bir savaşa giriştiler. Bu dönemdeki Avrupalılaştırma hamleleri eskilerine kıyas¬la cansızdır. Ve Avrupa hâkimiyetinde bir düşüş görülmeye başlar. Lâtin ve Haçlı seferlerinden doğu Avrupa'da ve Batı Asya'da kurulan devletler, İskender fetihlerinin sonunda kurulan Helenistik devletlerden bile daha kısa ömürlü oldu. Cereyan (tide) Asya¬nın lehine dönüyordu.
Avrupa ile Asya arasındaki merkezî köp¬rü (yani İstanbul) Bizanslılar tarafından ko¬runduğu için Asyalıların Batı Dünyasına taar¬ruzu, güneyden Kuzey Afrika yoluyla İspan¬ya'ya, Fransa'ya, kuzeyden de Rusya yoluy¬la Balkanlara, hatta Saltık Denizi'ne kadar yönelmek zorunda kaldı. Daha sonraki Mo¬ğol göçebelerinin taarruzu tesiri bakımın¬dan en uzun ömürlü olmasına ve bu bölge¬nin Asya'ya katılmasına sebep teşkil etme¬sine rağmen, pek önemli sayılmaz. Diğer taraftan Kuzey Afrika'yla İberya Yarımadası'nın İslâmiyet'ten gelen hamle gücüyle ve Arap fetihlerinin hızıyla Sami kavimler tara¬fından Asyalılaştırılması Orta Çağda mede¬niyet tarihinin en esaslı akımını teşkil et¬miştir. Bu dalga 732 de Charles Martel ve Franklar tarafından Tours'da durdurulduğu zaman en yüksek noktasına varmış bulunu yordu. 1453'de İstanbul düştü, bu iki yanlı taarruz da gerilemeğe yüz tuttu; daha sonra Asya'nın merkezden Avrupa'ya doğru ilerle¬yişi 1683'de Viyana'da durduruldu. (Sobieski ve Polonyalılar)
Bunun üzerine teşebbüs Avrupa'nın eline geçti ve Avrupalılaştırma çağı başladı; XVIII, XIX ve XX. asırlarda devam eden ve ken¬dini târihe ve politikaya terakkî-i âlemin sürekli görünüşü olarak kabul ettiren Avrupa¬lılaştırma.
Asya'dakî Araplar'ın, Türkler'in Avrupa'yı atfetmelerine sebep, toplumlarının Avrupa toplumlarından daha medenî oluşuydu. Asya, Yunanlılar'ın, Mısırlılar'ın, Babiller'in kültür mirasından daha çok faydalanmıştı. Asya'nın idare tarzı mâkul ve âdilâneydi. Avrupa'nın feodal sistemi ise buna kıyasla ilkel ve in¬safsızdı.
Hıristiyan Dünya'da mezhep kavgaları, iç savaşlar hüküm sürerken îslâmda dinî asa¬biyet ve içtimaî dayanışma vardı.
Elizabeth devrinde bile, Osmanlı adaleti¬nin başarısını, Osmanlı nizamını incelemek için İngiltere'den İstanbul'a bir heyet yol¬lanmıştı. Savaşta hafif süvarilerin, ağır topçula¬rın, bando mızıkanın kullanılması Türklerden öğrenilmiştir.
Avrupa nın Asya’ya son taarruzunu kolaylaştıran Osmanlı devlet ricalinin tereddisi oldu Bu zümre fesada uğradı önce, kendi teb'asıyla arası bozuldu (Türkler, Rum lar, Slavlar, Araplar Ermeniler), sonra civar ülkelerle ve tum Hıristiyan dünyasıyla. Avrupalılaştırma davasının siyasi veçhesi olan «Şark Meselesi» Avrupa’nın modern ilmi düşünceleri ve sosyal müesseseleriyle Orta Çag İslam Devleti arasındaki çatışmadan ibarettir (conflict).
Bu nizamın koruyucusu Osmanlılardı. Asya'nın eski kültürlerini adetlerini ve kanunlarını sürdürmekteydiler. Nitekim Bizans İmparatorluğu da Asya'daki yeniliğe karsı Avrupa nın eski medeniyetlerini korumağa çalışmıştı. Asya'daki bölünme (tefrika] Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünü geciktirmiştir. Avrupa’nın da birbirine rakip milli devletler arasında bölünüşü de Devleti Aliye’nin çöküşünü geciktirdi. Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için girişilen her teşebbüs başarısızlığa uğradı XVIII. asırda II. Katerina ve Pitt tarafından girişilen teşebbüs- den tutun da, XIX. asırda Çar Nicholas'ın I. Dünya savasından sonra Fransız, İngiliz ve İtalyanların parçalama teşebbüslerine kadar. İstila yoluyla başarılmak istenilen bütün bu Avrupalılaştırma hareketlerini düvel-i muazzamanın rakip emperyalizmleri köstekledi ve sonunda bu kavimler arasındaki milliyetçiliği akamete uğrattı. Osmanlı ülkesine yerleşmek ve onu istismar etmek isteyen devletlerin birbirini kovalayan gayretleri başarıya ulaşamadı.
Napolyon devrinde Fransızlar, Bab-ı alinin patronları, hocaları ve hamileri oldular. İngilizler, Stadford Canning'in yönetiminde, her derde deva diye sundukları temsili hükümet ve ademi merkeziyetleriyle (provincal autonomy) imparatorluğa yeni bir nizam vermeğe kalktılar. Sonraları Birinci Dünya Savaşına kadar Almanlar aynı işi ele almışlardır. Bu teşebbüslerin hepsi de semeresiz kalmıştır. Doğu Avrupa ve Batı Asya'daki İslam devleti emperyalizmin Avrupalılaştırma teşebbüsüne karsı nüfuz edilmez bir kaleydi. Neden? Zira daha önce Avrupanın milliyetçiliği sokulmuştu bu ülkeye. Avrupa devletleri, devlet-i Aliyyenin tebası olan çeşitli kavimler tarafından bölüşülmesine, yani bu kavimlerin hükümran birer devlet olmasına taraftar değildi henüz, gerçi daha önce bu si¬yâset, gayri-müslim teb'anın hâmisi olan Rus¬ya tarafından takip edilmişti. Böylece geçen asrın sonlarında Devlet-i Aliye nasyonaliz¬min Asya içlerine yayılmasını önlemek için Avrupa diplomasisi tarafından sun'î olarak ayakta tutulmuştu. Bu arada, biri kuzeyden, diğeri güneyden Asyayı kuşatan iki hareketle emperyalistik Avrupalılaştırma sür'atle geli¬şiyordu. Asyaî bir camialar topluluğuyken Büyük Petro tarafından Avrupalılaştırılan Rus¬ya İmparatorluğu, Doğuda Pasifik'e kadar ya¬yılmış bulunuyordu. Sonra da güneye doğru, transkontinantal bir cephe boyunca Asya'¬nın belkemiği (dorsal ridge) arkasında ve bu bölgeyi aşarak, Orta Asya ve İran'a ve Altaylardan Moğolistan'a, Mançurya ve Vladivostok'a kadar ilerliyedursun, XVIII. Yüz¬yılda Fransız ve İngiliz deniz imparatorlukları, XVI. asırda Portekizlilerin, XVII. asırda Hollandalıların yolundan giderek ticaret ve sömürge üslerine yerleşiyorlardı. XIX. asır içinde İngilizler sınırlarını İran, Afganistan, Orta Asya'da Rusya içlerine kadar genişlettiler. Çin ise İngiltere, Fransa, Almanya, Avrasya ve Avramerika devletleri arasında yağ¬lı bir kemik gibi çekişme mevzuuydu.
JAPONYA'NIN AVRUPALILAŞMASI :
Japonya'nın beklenmedik ve şaşırtıcı Av¬rupalılaşması ispat etti ki; emperyalistler tarafından girişilen Avrupalılaşma, milliyetçilik icabı diye sunulunca, cânu gönülden benimse¬necektir. Japonlar, adalarında Avrupalılaşma¬ya doğrudan doğruya ve zorlama yoluyla mâ¬ruz kalmamışlardır; Avrupalılaşma onlara dolaylı olarak ve demokratik yoldan Ameri¬ka tarafından telkin edilmiş, Çin'den alınan Asyaî bir kültür ve medeniyeti kendine yar¬dımcı olarak bulmuştur. Bu itibarla, Avrupa medeniyetini kolayca ve tahâlükle kabul et¬miştir. Japonya pek kısa bir zamanda (bir nesillik) yalnız Avrupalılaşmış bir millet ol¬makla kalmamış, Çin Asya'sına taşmak için Avrupa devletleriyle yarışa girmiş, sadece ti¬carî pazarlar peşinde koşmamış, nüfus artışını boşaltmak için sömürgeler de aramıştır.


(l) Önce kelimenin müştaklarını tanıyalım. Europeaniser yahut europeiser; avrupalılaşmak veya avrupalaştırmak, Avrupa yaşayışına uydurmak. (Mey¬dan Larousse kelimeyi avrupalılaşma ile karşılamış ve tarifi şöyle çevirmiş: Avrupalıların fikirlerini ve davranışlarını benimseme. Oysa asıl metindeki mânâ avrupalılaşma değil, avrupalılaştırmadır.)
Europeisation: Avrupa tarzında ekonomik veya politik bir organizm kur¬mak. (Meydan Larousse: Avrupa'ya has vasıfları hâiz iktisâdi ve siyasî bir teşkilât kurulması, diyor.)... Böyle bir teşkilâta katılmak. Bir devletin ekono¬misini Avrupa iktisadî konjonktürüne göre ayarlamak. Bu kifayetsiz tarifleri 1970'lerde yayımlanan Büyük Larousse'den alıyoruz.
Webster sözlüğü (II. baskı 1957) şu izahatı veriyor :
Europeanize; Avrupalılaştırmak veya Avrupalılaşmak: Davranış veya mi¬zaç bakımından Avrupalıya benzemek; Avrupa yaşayış tarzını benimsemek.
Paul Robert'in lügati biraz daha zengin:
Europeaniser fiili 1830'larda kullanılmağa başlamış. Manâsı: Avrupa me¬deniyetine, Avrupa zihniyetine uydurmak.
Europeanisme de geçen asırda doğan bir kelime: Avrupalı mizacı, özelliği.
Daha eski bir sözlük (Larousse'un 17 cildlik ansiklopedik lügatinde Europeanisme'i tek millet olarak düşünülen Avrupalıların siyasî birliği, diye ta¬nımlıyor.).
Görüyoruz ki, Europenisation bel kemiği olmayan seyyal bir tâbir. Hem Avrupalılaştırma, hem Avrupalılaşma. Lügatler çorak ve kısır. Kelime Batı'nın iktisat ve sosyoloji kamuslarına da alınmamış.





















DEMOKRASİ

Cemil Meriç
Katıksız demokrasi, ayak takımının despotizmidir, diyor Voltaire. Demokrasinin temeli hırstır, diyor. Demokrasi adaletin temelidir, Vacherot'ya göre. Proudhon'a göre, ruhani ve cismani bütün iktidarların sona ermesidir. Thierry için toplumun hayatıdır demokrasi. Tocqueville için, demokratik cumhuriyetlerin sonu manevi bir alçalıştır.İki asır önce basılan bir ikonoloji kitabı, nazenini bir kadın olarak tecessüm ettirmiş: alnında asma yapraklarından bir taç, sırtında kaba saba giysiler; bir elinde nar, ötekinde yılanlar. Her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye, her demagog kendi yalanlarını. Uğrunda sel gibi kan akıtılmış. Nedir bu demokrasi? Homeros'un ahretindeki canlılar gibi, dokununca kaybolan bir hayalet mi? Genç bir sosyolog, demokrasiyi diğer siyasi rejimlerden ayıran ve yalnız ona ait olan önfaraziye nedir, diye soruyor: Hürriyet. Hürriyet, demokrasinin başlangıcında var; derece kabul etmez, kayıtsız şartsızdır. Hürriyeti meçhul bir istikbalde fethedilecek bir nesne olarak gösteren, diktatörlerdir sadece. Demokrasinin önfaraziyesi olan hürriyet, demokrasinin amacını da belirler: Eşitlik. Eşitlik gerçekleşemez, gerçekleşirse hikmet-i vücudunu kaybeder. Yerini anarşiye bırakır. Kısaca, demokraside hürriyet başlangıçta vardır, oysa eşitlik ulaşılması gereken bir amaçtır. Demokrasinin “ideal tipi” (saf tipi) budur, yazara göre. Demokrasiyi kavram olarak aydınlatmak, rejimin mantığını veya teorisini belirlemek isteyen bir tanım bu. Tarihteki demokrasileri anlamak ve demokrasilerin özlerinden ne kadar uzaklaştıklarını tayin etmek için onları bu saf tiple karşılaştırmak gerek. (Bk. J. Freund, Le Nouvel Age, édit. M. Riviére, 1970) İslâmiyet, bir teokrasidir, diyor Gardet, laik bir teokrasi, daha doğrusu bir nomokrasi (kanun hakimiyeti). Bu teokrasi, Kuran hükümlerinin hem tesbiti, hem de dünyevî ve siyasi planda genişletilmesidir. İslâmiyetin siyasî felsefesi iki kutupta toplanır: otorite ve eşitlik. İslâmiyette otorite ile iktidar arasında ananevi bir ayırım yok. Umumiyetle ikisi de bir vakıa olarak kabul edilir. Ruhani iktidar Kuran bilgisine dayanır; Kuran'ı ve Sünneti bilen her müslüman, öteki müslümana eşittir. Ruhanî ile cismani içiçedir. İdeal İslâm sitesinde bütün müminlerin belli hakları vardır. Ehliyetleri olmak şartıyla sitenin bütün makam ve mevkilerine geçebilirler. Mevkiler ayrıdır, içtimai durumlar farklıdır, ama müminlerin mümin olmak haysiyetiyle hakları eşittir. İslâmda a priori bir imtiyaz ve sınıf mefhumu yoktur. Hristiyan dünyasında söz konusu olan ilk büyük değer, insan kişiliği ve hürriyetidir. Sosyal hiyerarşi, tabiî hiyerarşinin bir uzantısıdır. Eşitlik nisbîdir. Oysa, hür insan kavramı, İslâm için hukuki bir kavramdır, meteafizik bir kavram değil. Hürriyetin temeli, İslâm camiasının bütün üyeleri arasındaki çok güçlü ve sürekli bir inanç: tam bir hak eşitliği olduğu inancı. Bütün müminler, kanun karşısında eşittirler, çünkü kardeştirler. Kulun bütün haysiyeti mümin oluşunda; kul, mümin olunca hukukî bir statü kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir statü. İman Tanrı ile kul arasında tek taraflı bir mukavele. Mukavelenin kula yüklediği görev: Rabbin birliğini ikrar. Hristiyanlığa göre, her otoritenin kaynağı Tanrı'dır. İslâmiyet her otorite Tanrı'dan gelir demekle kalmaz, Tanrı'nın dışında otorite yoktur, der. Hükmeden Tanrı'dır, bu hakimiyet devredilemez. Tanrı her cismanî şefi, otorite ile doğrudan doğruya teçhiz eder. Şef, seçimle gelse de, durum değişmez. Yani Tanrı'nınkinin dışında gerçek bir cismanî otorite yoktur. Vardır demek, Tanrı'ya şerik koşmak olur. Şef, Tanrı'nın aletidir sadece. Halk, geniş bir tenkit hakkına sahiptir. Hükümet tasarruflarını istediği gibi eleştirir, ama onlara itaat etmekte devam eder. İslâmiyette her türlü istibdada, ahkâm-ı Kuraniye dışındaki her türlü keyfîliğe isyan etmek için birçok yollar vardır. Hak esastır. İnsanlar doğuştan eşittirler, çünkü kuldurlar, fanidirler. Menfî bir eşitlik bu, hiçbir değer belirtmez. Sonra iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanır, kardeş olurlar. Rabbin lütuflarından aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukukî ve müspet bir eşitlik. Kitap sahibi kavimler, İslâmın üstünlüğünü kabul etmek ve ona cizye ödemek şartıyla hudutlu fakat garantili bir hakka layık görülürler. Bu himaye ümmetin bir civanmertliğidir. Bir nevi misafirperverlik. Himaye edilenlerin daha az vazifeleri vardır, onun için hakları da daha azdır. Dinlerini devam ettirebilir, kendi kanunlarını uygulayabilirler. Putperestlerin camiada yeri yoktur. Ama müslümanlar zaman zaman onları da korumuşlardır. Her kâfir veya putperest İslâmiyeti kabul eder etmez, misak'a dahil olur. İslâm cihanşümul bir dindir, bütün insanlara hitap eder. Kast da tanımaz, gerçek müslüman nazarında sosyal sınıf diye bir şey olamaz. Servet veya mevki ciddi bir değer taşımaz, her Müslüman her Müslümana eşittir. Teşriî magister (emr) Kuran'ındır. Kazaî magister (fıkıh) bütün müminlerindir. Kuranı okur, ezberler ve ona göre hareketlerini ayarlarlar. Bir de icra kuvveti (hükm) var: hem medeni, hem dinî. Hüküm, yalnız Allah'ındır. Bir aracı tarafından (şef) yürütülür. Bu şefin ne kazaî , ne teşriî bir gücü vardır. Vatandaşlığı yapan kan ve toprak birliği değil, inanç birliği. Ümmetin avrupa dillerinde karşılığı yok. Hem siyasî hem dinî bir bağ bu. Kuran hem bir ibadet kitabı hem bir anayasa. Kuran'ın muhatabı bütün insanlıktır. Müslüman camiası milletlerüstü bir topluluk değil, dünyada yaşamak hakkına sahip tek “millet”tir. Fıkha göre her Müslüman bulunduğu herhangi bir Müslüman ülkenin vatandaşıdır. (Bk. L.Gardet, La Cité Musulmane, Vrin, 1969). Görüyoruz ki, İslâmiyetin anahtar-kavramı, eşitlik. Bu bir amaç değil, bir hak. Hürriyet, eşitliğin bir başka adı veya görünüşü. Sınıf kabul etmeyen bir dinde imtiyaz kabul etmeyen bir dinde kimin kime karşı hürriyeti? Batı, hürriyeti bir hata işleme hakkı olarak tanımlıyor. Müslümanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü o ebedi hakikatın, yegâne hakikatın, cihanşümul hakikatın emrindedir. Gardet haklı: İslamiyet bir nomokrasidir. Batının fethe çalıştığı eşitliği, çoktan gerçekleştirmiş; fikir hürriyetin insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz bir irşad vasıtası olarak kabul etmiştir. Belki gerçek demokrasinin ta kendisidir İslamiyet. Ama Batı'nınkinden çok başka bir ruh ikliminde gelişen, çok başka meseleleri olan bir demokrasi.


AYDIN
Cemil Meriç
Abdalan-ı rum, ahiyan-ı rum, baciyan-ı rum, gaziya-ı rum dörtkenin kenarları. Devlet-i Aliye bu sütünlar üzerinde yükseldi. Müesseseler geliştikçe isimlerde değişti. Tekamül vahdet'de tenevvü değil midir? Abdalan-ı rum kollara ayrıldı: alperen, derviş. Sonra müfti, kadı, fakih, muhakkik, müsannif, şarih.. münşi, şair, edib. İçtimai şuurun bu çeşitli temsilcilerini top¬layan tek isim: ulema. Ulemanın ortak sıfati hocalık. Bir devrin ve bir ümmetin vicdanıdır hoca; ezeli hakikatin yani İslami dünya görüşünün yayıcısıdır.
Batı'ya gecelim.. Aydın ele avuca sığmayan bir mefhum. Tarifi ülkeden ülkeye, çağdan çağa değişmiş. Sonunda tek kelimeye hapsedilmis mef¬hum: entellektüel. Bugünki hüviyetiyle geçen asrın sonlarında beliren entellektüelin seçeresine bir göz atalım. Hristiyanlığın zaferinden sonra düşünce manastıra sığınmış ve Avrupa’nın şuuruolmuş clerc. Avrupanın, daha doğrusu toprak aristokrasisinin. Feodaliteyle beraber itibarını kaybetmiş kelime. İktidara geçen üçüncü sınıf, aydınlarına filozof demiş. Sonra filozoflar kozalarına çekilmişler, batı insanının şuurunu temsil edenlere entellektüel (yahud intelijansiya) adı verilmis. Etimoloji uzmanları (mesela Bloch) entellektüelin XVIII. yüzyıldan itibaren bugünki manada kullanmadığını söyler ama belli başlı kamuslarda böyle bir iddeyı doğrulayacak kayıtlara rastlamadık. Littrede de, Larousse'da da aynı güdük karşılıklar… Entellektüel: zihni, fikri, manevi.
XX. Asrın sözcükleri, entellektüeli isim olarak alıyorlar. İzahları daha cömert fakat içtimai buud'dan mahrum olduğu için müphem ve kifayetsiz: «zihni faaliyetlere karşı büyük bir alaka duyan; fikir hayatı ağır basan..» (Paul Robert) Zihni faaliyet ne demek? Çağdaş toplumda, her faaliyet bir parca zihnidir. Homo faber'i (alet yapan insan), homo sapiens'den (düşünen insan) ayırabilir miyiz? Doktorlar entellektül değil mi? Aynı vasfı dişçilerden esirğeyecek miyiz? Aydını •kafa işçisi* olarak tanınan R. Aron da aynı hataya düşüyor. Ansiklopediler de kamuslar gibi kekelemektedir. En vazıhları Seligman'ın yayimladiği «içtimai İlimler ansiklopedisi*. Okuyalım: •Intelijansiya entellektüeller bütünü. Entellektüeller: hükümleri düşünceye ve ilme dayananlar; entellektüel olmayanların hükümleri ise daha doğrudan doğruya, daha topyekün ihsaslara dayanır. Gerçi ahlaki ve estetik olgunluk da cok defa aydının vasıfları arasındadir ama kökleri başkadır bu gelişmenin ve mutlaka bulunması şart değildir entellektüelde. Shelling gibi bazı yazarlar entelleküelin yaratıcı olması gerektiğini söylerler, filhakika sadece bilgi edinenlere entellektüel demek caiz değildir ama entellektüelin mutlaka yaratıcı olması da gerekmez. Aydın, bir rahibin vasıflarına sahib olmalı ve rahibin görevlerini benimsemelidir, Fichte'ye göre; Bilgisi ile topluma hizmet etmeli, halka gerçek ihtiyaçlarını sezdirmeli, ve onları nasıl karsılayacağını öğretmelidir.»
Hangi rahib? Almanya'nın bu şair filozofu, bir hayalin kurbanıdır. Rahib, ezilenlerin acılarına ortak olan ve asırlarca hakkın havariliğini yapan bir fazilet timsali degildir ki. Ne var ki, imamını kaybeden batı, peşin hükümlerin tahakkümünden kurtulamıyor. Aydının içtimai görevleri yüklenmesini istemek cok yerinde bir dilek. Ama ona rahipleş demek, soysuzlaş demek gibi bir taleb. Ne gariptir ki Fichte'den (çok sonra
Evet.. «Entellektüel deyince hocalar gelir akla, üniversite ve lise hocaları. Bununla beraber aydını diplomayla tarif elmek yine de yanlış. Entellektüel belli bir eğitimden geçecek elbette. Ama bu egitimin sınırları ne? «Yarı» okumuşlar, •ebedi öğrenciler», kendi kendilerini yetiştirenler de entellektüeldirler; yeter ki bilgilerini sindirmiş olsunlar ve yaptıkları iş kafa faaliyetine dayansın.»
Boşlukta kalan bir tarif, (çünkü entellektueli cağlara ve ülkelere göre değerlendirmiyor. Birtakım vasıflar izafe ediyor entelleküele. Umumi ve mücerred vasıflar. Makalenin yazarı Roberto Michels, daha sonra entellektüelin toplumda oynadığı çeşitli rolleri sıralıyor. Dağınık fakat çok fay-dalı, çok yerinde telkin ve tespitlerle örülmüş bir araştırma. Seligman'ın yayimladığı bu abide-kitap, Amerikan intelijansiyasının (bir manada Avrupa intelijansiyasının da., zira ansiklopedinin yazar-ları daha cok Avrupalıdırlar) 1935'lerdeki görüşlerini belirtiyor. 1968'de basılan «The internatio¬nal Encyclopedia of the Social Sciences* in entellektüeller maddesi daha karanlık, daha mücerred, daha girift. Bilgi sosyolojisinin tanınmış temsilcilerinden biri olan yazar, Edward Shils, entellektüelleri şöyle tanımlıyor: Herhangi bir toplumda, yazar veya konuşurken çevrelerindeki fertlerin çoğuna kıyasla, , insan, cemiyet, tabiat ve kosmos hakkında umumi sembolleri ve mücerred referansları daha sık kullanan kimselerin bütünü. Entellektüelin bu gibi sembolleri sık sık kullanması şahsi bir temayülün eseri de, mesleğinin icabı da olabilir. Entellektüel davranışın bu iki temel motivasyonu aynı insanda ve aynı eylemde birleceği gibi birbirinden bağımsız olarak da mevcud olabilir. Entellektüel temayüller yahud alakalar, entellektüel görevler yapan insanlar arasında kesafetçe farklıdır, hatta entellektüel yaratıcılık, hususi de (müşahhas hadiseler) umumi bir mana bulmak, geliştirmek ve bunu kelimelere, renklerle, şekillerle ve seslerle ifade etmek ihtiyacından doğar; insanoğlu, tabiat ve kosmosun en genel ve en esaslı taraflarıyla ilmi,ahlaki ve değerlendirici bir temas kurmak ihtiyacı… İnsan ruhuna kök salmış bir ihtiyaçtır bu, hakikatte onun ayrılmaz bir parçasıdır ama fertlerin hepsine aynı ölçüde dağılmamaıştır. Bu ihtiyaç, ilmi, felsefi, teolojik, edebi eserlerin (veya sanat eserlerinin) yaratılışında ve yayılışında başlıca amildir. Bununla berabe ilmi, felsefi, teolojik faaliyetlerin maddeleşmiş mahsulleri yalnız bu ihtiyacın (yani entellektüel kabiliyetlerin) eseri de değildir. Tutarlı ve abjektiv bir biçim isteyen ifade- bilgi kabiliyetleri, gelenekler yani çeşitli zihni faaliyetlerin kuçağında geliştiği içtimai çevrelerin ve müesseselerin kültürü ve manevi mirası sayesinde belirir, beslenir, yoğunlaşır, mihraklaşır. Zihni faaliyetler neden müesseseleşir? Müesseseleşir çünkü kendilerinde güçlü ve yoğun bir yaratılış faaliyeti bulunmayan birçok kimseler, zihni faaliyetin maddelleşmiş eserlerine muhtaçtır. Onlar için zihni ve cismani bir ihtiyaçtır. Bu. Toplumun topyekun çalışabilmesi için entelleküel eserlere ve müesseselere lüzüm vardır”.
Zihni faaliyet en ilkel toplumlarda bile mevcuddur, Shils'e gore. Ama gelişmiş toplumlarda entellektüel roller daha ihtisaslaşmıştır.
(Bu çok zengin ve son derece girift arastırmayı, konumuzla doğrudan doğruya ilgisi olmadığı için bütün olarak aktaramadık. 15 buyük sayfa tutan makalede şu konular incelenmiş: entellektü¬el tabakalaşma, entellektüel hayatın müesseseleri, mali destek kaynakları, entellektüel faaliyetlerin yönetimi, taleb örnekleri, gelenek ve yaratiş, en¬tellektüel gelenek ve ictimai otorite, ilimcilik, ro-mantizm, devrim, popülizm, düzen, entellektüellerin görevleri, yüksek kültürü yaratmak ve yaymak, milli ve milletlerarası modeller, ortak kültürlerin gelistirilmesi, sosyal degişmeler, siyasi bir rol oynayış..)
Entellektueli istihsal faaliyelinde oynadıgı ro¬le göre tarif edenler de var. İtalyan iktisatcısı Loria'ya göre entellektüel (yani şairler, filozoflar, her çesit yazarlar, hekimler, avukatlar, hocalar) üretici olmayan bir işçidir. Entellektuel, kapitalizm'e düşmandır çünkü kapitalist, hizmetine da¬ha az karşılık ödemek için entellektüellerin sayısını artırmak ister.
Marxizmin bu konudaki izahlarını üç başlık etrafında toplamak kabil, 1) Kautsky'e göre, en-tellektüeller de toplumun öteki tabakaları gibi herhangi bir tabakadır. Aydınlarla işçiler arasındaki çatısma fertlerle değil sınıflarla ilgili. Emekle sermaye arasındaki çatışmanın bir başka nevii. Entellektüel bir sermayedar degildir. Gercj yaşayış seviyesi bakımından burjuvadır, aydın da.. Deklase olmadıkça bu hayat tarzını sürdürür, ama aynı zamanda emeğinin mahsulünü hatta çok defa çalışma gücünü satmak zorundadır. Kapitalizm tarafından istismar edilir ve top¬lum tarafından küçük görülür çok defa. Bir kelimeleyle proletaryayla aydınlar arasında iktisadi bir (çatışma yoktur ama hayattaki mevkileri, çalışma şartları farklıdır birbirinden. Bu yüzden de düşünce tarzlarında az çok bir çatışma vardır. 2) Lenin de Kautsky'nin tahlilini benimser: Kimse inkar edemez ki, aydınları modern kapitalist toplumda ayrı bir tabaka olarak vasıflandıran ferdiyetcilikleri ve teşkilatlanmadaki ehliyetsizlikleridir. Bu içtimai tabaka nanemollalığı ve kararsızlığı ile ayrılır işçi sınıfından». Aydının toplum içindeki yeri de müphem bir «orta-sınıflılık». Bir kısmı kurulu düzenin emrinde çoban köpeğidir, aydınların. Yazar bunlara «ideolog aydın* diyor; görevleri hakim sınıfın istismar edilen sınıflar üzerindeki baskısını gizlemek veya haklı göstermektir. Ama aydınlar işçi sınıfı hareketinin başına geçerek proletaryanın müttefiki de olabilirler. Şüpheli müttefiklerdir, bunlar; yaşayış ve düşünüş tarzları işçilere de bulaşabilir. 3) En aydılık tahlil Gramsci'ninki.. Entellektü¬eli, işinin veya düşüncesinin mahiyetine gore ta¬rif edemeyiz. En mekanik faaliyet'de bile düşüncenin payı var. Bu manada bütün insanlar entellektüeldir. Fakat bütün insanlar toplumda entel¬lektüel vazifesi görmez. iktisadi istihsal dünyasında doğan her içtimai zümre kendisiyle bera¬ber, uzvi olarak bir veya bircok enteltektüel ta-bakayı yaratır. Bu entellektüeller, kucağında doğduklan zümreye insicam kazandırır; ona yalnız iktisadi değil içtimai ve siyasi şuur da verir: vazife şuuru. Kapitalist isletme şefi, sanayi teknisyenini, iktisat bilginini, yeni bir kültürün, yeni bir hukukun kurucusunu da yaratır. Kısaca, entellektüellik herhangi bir meslek erbabına inhisar ettirilemez. Şu veya bu topluluğa uzvi olarak bağlı entellektüel bir tabakanın mevcudiyetini tayin eden içtimai 'münasebetlerin bütünüdür.
Görülüyor ki, her tarif ve izah yazarın temsil ettiği ideolojinin damgasını taşımaktadır. «Tu-tucu» ların tahlillerinde agır basan, mücerred ve umumi. Sosyalistlerin, izahları daha «dünyevi» daha iktisadi. Bir kısım yazarlar aydını ezeli degerlerin bekçisi olmağa çagırırken, bir kısım ya¬zarlar ona içtimai kinleri körüklemesini tavsiye ediyorlar. Komünistlere göre gerçek entellektüel, hayatını devrime adayan ve partinin emirlerini nass gibi kabul eden bir kafa işçisidir.. Kilise-dışı-«ilerici»ler için aydın hiçbir ideolojiye baglı olmamalıdır. Çalışanların, ezilenlerin yanında yer almalı; daha adil, daha mükemmel bir dünyanın kurulması için açılan savaşta hicbir disipline, hiçbir şahsa esir olmadan dövüşmelidir. Entellektüel değişen hadiseler karşısında her an vaziyet almak zorundadır. Vazgeçilmez görevi: tenkid. Gerçek aydın, yalanların peçesini yırtan, dünyadaki bütün haksızlıklara dur, diye haykıran ele avuca sıgmaz bir zeka, bir şuur, bir vicdan. Bunun icin sürekli bir isyan halindedir.
Kelimeye bu kavgacı kişiliği kazandıran ay¬dınların Dreyfus davası vesilesiyle yayimladıkları beyanname (14 ocak 1898).
Hülasa edelim.. Entellektüel, başlı başına bir sınıf değil, belli bir sınıfın parçası ve temsilcisidir.. Düşman sınıflarla dövüşerek gelişir ve olgunlaşır. Türkiye’de içtimai sınıflar olmadığından entellektüel de yoktur. Daha dogrusu, her ikisi de birer ruşeym, birer ümmmet, birer «öykünme» dir. Entellektüel, , Avrupalı bir hayvan. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği cok defa. Aydın, entellektüelin magara duvarına vuran gölgesi. Entellektüel, ya zamanını öldürmüş düşüncelerin aktarıcısı, ya yeni bir dünya kurmağa çalışan bir içtimai sınıfın yol göstericisidir. Aydın ne mazisini bilir ne gelecek hakkında aydınlık tasavvurları vardır. Ülkesi ile göbek bağını çoktan koparmıştır, ülkesi ve tarihiyle. En ciddileri ya Marx'ın şakirdidir, ya Seyid Kutbun. Eskiden bir müstagribler kervanıydı intelijansiyamız, kervana müstağripler de katıldı. Bu gölge aydınların ayırıcı vasıfları kendi kendi¬lerini küçümsemek. Türk düşünemez bu efendilere göre, düşünemez çünkü kendileri düşünemezler. Ama onlara Türk diyebilir miyiz acaba? Avrupa’nın en sefil yazarı erişilmez bir zirvedir, bu efendiler için. Hakikatta Avrupayı da Asyayı da tanımazlar. Hür düşüncenin olmadığı yerde intelijansiya da yoktur. Avrupa, Descartes'dan beri aklın ve idrakin cihanşumulluğunu anladı. Entel¬lektüel, düşünce dünyasını her gün yeni baştan yaratabileceğine inanandır. Nerde o kahraman?




Cemil Meriç'le söyleşi

"Bir aydının namusunu muhafaza etmesi
son derece güçtür"
Cogito, sayı: 32, 2002

Safa Mürsel: Bugün ihtiyacıma ve cehaletime binaen sizin huzurunuza milliyetçilik meselesini, kısa da olsa şerh etmeniz talebiyle getirdim,
Milliyetçilik mevzuuna Bediüzzaman Hazretleri yer yer eserlerinde temas
ediyor. Türkiye'ye Bediüzzaman bu meselelerin alevlendiği, kompleks bir
hüviyete karıştığı bir ortamda gelmiş. Sonra birçok alternatifler,
aralarında nüans ayrılığı olan tarzlarıyla, ortaya atılmış; Osmanlıcılık,
Türkçülük, Batıcılık, İslamcılık gibi. İşte bunların herbirinin kendine
has, bütün müesseseleri şekillendirmeye matuf görüşleri, nazariyeleri
olmuş. Üstat II. Meşrutiyet döneminde veya Cumhuriyet'ten hemen sonra İslam
düşüncesiyle bağdaştıramadığı milliyetçilik görüşlerini kendi anlayışı
içinde sınıflandırmış.

Cemil Meriç : Millet mefhumu, doğrudan doğruya batıdan ithal edilen bir
mefhumdur. İslamiyet bütün insaniyete şamildir ve biliyorsunuz ki kıtaları
ikiye bölmüştür: Darü'l-Harp, Darü'l-iman diye. Darü'l-iman hidayete eren,
vahdaniyyete inanan, İslamiyet'i kabul etmiş insanlann ülkesidir. Bu
insanlann arasında hiçbir fark yoktur. Misaka dahilolduğu andan itibaren her
insan bütün teali imkanlanna aynı derecede sahiptir. Burada kan, renk,
kafatası gibi mefhumlar hiçbir şey ifade etmezler. Gerçi zaman zaman
Araplar, Kureyş kabilesi vb. gibi birtakım gruplar üstünlükler peşinde
koşmuşlar, hattı zatında unsuriyet hissini kolay kolay kaybetmemişler. Fakat
belli bir süreden sonra bütün insanlık Osmanlı idaresi altında tek kalp,
tek vicdan halinde birleşmiştir. Avrupa bu vahdeti hiçbir zaman
gerçekleştirememiş. Barbar istilalarından sonra Avrupa'da dilleri ayn,
menfaatleri ayn birtakım kavimler peydahlanmıştır. Gerçi Hıristiyandır
bunlar. Bu Hıristiyanlık ciddi bir vahdet unsuru olamamış, kaynaşmamışlar,
her an birbirleriyle kavga etmişler. Yalnız birbirleriyle değil, aynı
memleketin insanları, aynı kavmin insanları da birbirleriyle kavga etmiş.
Avrupa'nın farikası daha önce de söylediğim gibi kavgadır, muharebedir,
mücadeledir. Bu kavmiyet, yani lisan birliğine dayanan, aşağı yukan menşe
birliğine dayanan kavmiyet belli zamanlarda hafiflemiş, müşterek düşman olan Osmanlıya karşı, İslam'a karşı Haçlı seferlerinde hep beraber
çarpışmışlar. Fakat kendi başlarına kalınca yine birbirlerini tahrip
etmekten vazgeçememişler. Yani hiçbir zaman bir İslam vahdeti gibi bir
Hıristiyan vahdeti teşekkül etmemiş. Avrupa kuvvetlenmiş, iktisadi fetihler
yapmış, sınıf hakimiyetini kurmuş ve bizi yok etmek için teşebbüslere
girişmiş. Bu teşebbüslerinde muvaffakiyete erişmemesi elbette Cenab-ı
Hakk'ın bir lütfudur. Fakat burada, aralarındaki tefrika, kendi aralarındaki
rekabet de büyük rol oynamıştır. Yani tefrika olmasaydı Avrupa ile daha güç
mücadele edebilirdik. Şimdi Osmanlı'nın yani İslamiyet'in zaferlerinin
bütün sırrı tek vücut, tek kalp oluştadır. Biz Misaka dahil olan bütün
kavimlere kardeş muamelesi yapmışız, kucağımızı açmışız, kitap sahibi
milletleri korumuşuz ve üç kıtada hükümran olmuşuz. Bu hükümranlığı
parçalamak için Avrupa zaman zaman teşebbüslere girişmiş. Evvela himayemiz
altındaki kavimleri kışkırtmış. Rusları, Bulgarları, Ortodoks kilisesine
bağlı Rumları, Sırpları kışkırtmış ve parçalamaya başlamış Osmanlı'yı. Bu
parçalama hareketi epeyce muvaffak olmuş. Avrupa'ya teveccüh ettikten sonra
Avrupa yeni bir Truva atı daha sokmuş içimize; Milliyet. Milliyetin hiçbir
kökü yoktur. Osmanlı'da hiçbir şeye dayanmaz. Evet Oğuzlardan geliyoruz.
Büyük tarihimiz var. Fakat bu tarih Osmanlı'nın çocukluk devridir.
Hiçbirimiz gençken çocukluk devrinden bahsetmeyiz, bunayınca anlatmaya
başlarız. Ama aklı başında iken insan anlatmaya hiç lüzum görmez. Osmanlı da
lüzum görmemiş bunlara. İmanına sadık kalmış, İslamiyetin mitolojisini
benimsemiş. Kendi mitolojik tarihine itibar etmemiş. Silinmiş imanın
içinde. Çünkü şerefi, haysiyeti, büyüklüğü, zaferleri İslam'ın eseridir.
Elbette birçok hasletler, faziletler getirmiş. Fakat bunlar erimiş
İslamiyet'in içinde. Zaten Avrupa'da şuurlu olarak milliyet fikirleri,
kendi içlerinde 1789'dan yani burjuvazi iktidara geçtikten sonra başlar.
1789'dan sonra ihtilali yapan Fransa bütün Avrupa'ya karşı mücadele vermek
zorundadır. İngilizler, Almanlar, bu dışa karşı kendini müdafaa mecburiyeti,
kendi varlığının şuuruna vardırır Fransa'yı. Ayrı bir dili olduğunu, ayrı
bir tarihi olduğunu idrak eder, Hıristiyan kavimleri içinde belli bir yer
işgal ettiğini o zaman ciddi olarak fark eder. Fakat bu coğrafyadan gelen
milliyetçilik zamanla daha geniş bir menfaat birliğine inkılab eder.
İktidara geçen burjuvazi kendi dışında kalan içtimai sımfları yabancı gibi
sömürmeye başlar. Zaten bu kanında vardır. Kendisi de toprak aristokrasisine
karşı ayaklanmıştı vaktiyle. Bu defa da kendine karşı cephe alan işçi
sınıfına karşı aynı kızgınlığı, aynı öfkeyi aynı yırtıcılığı izhar eder.
Tabii dünyaya karşı da düşmandır. Hakikatte milletler sadece başka
milletlere karşı mücadele verdikleri zaman milliyetçidirler. Bunun dışında
milliyetçi değildirler. Mesela I. Cihan Savaşı'nda bu çok görüldü. Alman
kapitalizmiyle Fransız kapitalizmi ortaktılar. Endüstri kuruluşları olan
birçok yer bombalandığında kapitalizm, kapitalizme yardım etti. Avrupalı
için milliyet sadece belli ölçüler içinde geçerlidir. Fakat zeval
devrimizde en kuvvetli tarafımız, imammız yok edilmek istendi. Bu imam yok
etmek için bilumum vesilelere müracaat edildi. Bu vesilelerden birisi de
milliyetçilik hikayesidir. Bizde milliyetçilik doğrudan doğruya Avrupa'dan
ithal edilmiş mehfumdur. Katiyyen tarihimizde yoktur. İslamiyet'te olamaz
milliyetçilik. Şimdi çeşitli telkinler, çeşitli propagandalar neticesinde dindaşlarımızla aramıız bozuldu, düşman olduk. Onlar aynldılar bizden. Bazı
savaşlar geçti aramızda. Bazı arzu edilmez hadiseler geçti. Bu kopuştan
sonra biz de ister istemez kendimize çeki düzen vermek zorunda kaldık.
Menşeinde bu bir Avrupa oyunuydu, fakat sonunda bir mecburiyet oldu. Elbette
ki belli hudutlar içinde yaşayan, belli dili konuşan insanlar kendi
hüviyetlerini dış dünyaya karşı haykırmak, bir bayrak altında toplanmak
zorundaydılar. Bir nefis müdafaası olarak milliyetçilik zarurettir. Elbette
Türk insanı kendini korumak zorundadır. Kendini korumak için de belli bayrak
altında, prensipler etrafında birleşmek zorundadır. Batı'ya karşı, Rusya'ya
karşı, İslam olduklan halde bize husumet besleyen asırlık telkinlerle,
düşman telkinlerle husumet beslemekte olan kardeşimiz, fakat bizden
ayrılmış ülkelere karşı kendi menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz. Bu
birinci kısmı işin, ikinci kısmı da şu; Milliyetin birçok tarifi var.
Almanların Alsace Lorraine'i işgalinden sonra hukuki ve felsefi bir mesele
olarak ortaya çıkar. Alman aydınlarıyla Fransız aydınları arasında tartışma
konusu olur. Varılan ve bizim de kabul edeceğimiz -ister istemez- tarif şu:
Mazide ortak zaferleri olan, aynı şeylere inanan, aynı şeyleri isteyen
menfaatleri müşterek, istikbalde aynıçatı altında, aynı bayrak altında
yaşamak isteyen insan topluluğu. Milleti millet, yapan birlikte yaşamak
arzusudur. Bu arzu tarihten gelir. Bu arzu müşterek inanışlardan gelir. Bunu
kuvvetlendiren kan, dil gibi başka unsurlar da vardır. Bunlar biyolojik
faktörlerdir ve hiçbir mana ifade etmezler. Fakat insanı insan yapan, insanı
eşref-i mahlukat yapan hayvan-ı natık oluşudur yani insanın kafası vardır,
aklı vardır, düşüncesi vardır, Vicdanı vardır. Madem ki, kafasına ışık
veren inançlarıdır, madem ki, bütün hayatını belli bir istikamete sürükleyen
imanıdır, o halde hattı zatında milliyeti yapan en kuvvetli faktör imandır,
inançtır. Sosyalizm İslamiyet'ten haberi olmayanların İslamiyetidir. Ona
göre aynı şeylere inanan, aynı gaye uğrunda mücadele eden insanlar içtimai
bir sınıf teşkil ederler. Bu içtimai sınıf ırk bağlarıyla bağlı değildir
birbirlerine. Dünyanın bütün proleterleri kardeştirler. Burjuvazi zaten bu
kardeşliği gerçekleştirmiştir. Kendi menfaatleri uğrunda daima kendi
insanını istismar eder. Sosyalizmin inancı budur: Bütün dünyada buIjuvazi
bir tek millet vaziyetindedir. Onun gibi dünya proleteryası da tek
millettir. Çalışanlar kardeştirler. Çalışanlar yani aynı gaye uğrunda emek,
alınteri harcayanlar mazide de aynı gaye uğrunda çalışmış olanlar,
istikbalde de aynı gaye uğrunda çalışacak olanlar kardeştirler. Yani Said-i
Nursi Hazretleri "bugün unsuriyet çağı geçmiştir" derken iki manada
haklıdır. Birisi ideoloji olarak bu asırda sosyalizm sahneye çıkmış ve
bütün dünyada enternasyonaller kurulmuş. Enternasyonal, bütün milletlere
açık sadece düşünce birliğine dayanan, kader birliğine dayanan bir topluluk
demektir. İsmi üzerinde milletlerarası, beynelmilel. Sovyet Rusya da bunu
gerçekleştirdiğini iddia ediyordu o zamanlar.
O dönemde henüz ne gibi mecra takip edeceği, nasıl bir aldatmaca olduğu
belli olmamıştı. Sovyetlerin sosyalizmi, beynelmilelciliği samimi olarak
tatbik ettikleri zannediliyordu. lll. Enternasyonal kurulmuştu ve bütün
Avrupa proleteryası III. Enternasyonale bağlıydı. Demek ki milletlerin
dışında milletlerarası bir milletten bahsetmek mümkündü. Şimdi de mümkün bir
yerde. Hiç olmazsa nazari olarak. Yani bir İtalyan işçisiyle, bir Fransız
işçisi, bir İspanyol işçisi aynı insandır. Franco iktidara geçerken İspanya'da, iki dünya savaştı birbiriyle; Fransızlar, İngilizler,
İtalyanlar, Amerikalılar, Almanlar, Ruslar. Milletlerarası cepheler
kuruldu. Ve bu cephelerde bütün Avrupa insanı savaştı. Müşterek düşmana,
faşizme karşı dövüştü. Şimdi nazari olarak sosyalizm milletlerüstüdür. Acı
çeken, ezilen bütün insanlık tek bir bütündür. Bunun dışında sömürenler
vardır. Sömürenler de bir bütündür. Sosyalizm insanlığı ikiye böler:
Sömürenler, sömürülenler. Sömürenler bir bütündür. Millet gibi birtakım suni
tasniflere katiyen iltifat etmez.

Sosyalizm Batı düşüncesi içinde en son sahneye çıkandır. En yenisidir.
İddiası budur. Vaktiyle 1789'da milliyet hisleri bir taraftan
kuvvetlenirken, bir taraftan da orta sınıf iktidara geçer. Bütün insanlara
hukuki eşitlik sağlanır. Bunu yaparken insanların aynı haklara sahip
olduğunu, aynı derecede aziz olduğunu, muhterem olduğunu, kimsenin kimseyi
istismar etmeyeceğini ileri sürer.
Fakat sonra hadiseler, menfaatler bu ideolojinin mümkün olmayan esaslara
istinad ettiğini çünkü dili başka, dini başka, hayatı başka, servet
seviyesi başka insanların birbiriyle anlaşamayacağını ispat etti. Fransız
ihtilali de kendini bütün insanlığın ihtilali olarak takdim etti. Nitekim o
zamanki anayasada gerekçesi de insan ve vatandaş haklan beyannamesidir.
Sadece vatandaş hakları değildir. İnsan ve vatandaş haklarıdır. Bu çok
dikkate layık bir şeydir. Yani Fransız ihtilali insanlık namına yapılmış
olduğunu iddia ediyordu. Ve doğrudan doğruya amentüsü de insan ve vatandaş
haklan beyannamesidir. Aynı milletlerarası mahiyeti sosyalizm de taşır. Bu
ne kadar gerçekleşebilir, neresi yalandır ayn mesele. Fakat Batı'da bir
ideoloji hüviyetiyle tarih sahnesine çıkan üç ideoloji var; Hıristiyanlık,
liberalizm ve sosyalizm. Bunların üçü de bütün insanlık için harekete
geçtiklerini iddia ederler. Milletler daha sonra çıkmıştır ortaya. Batı bir
Hıristiyan vahdeti kuramamıştır. İmparatorluklar kurmuştur: Roma-Cermen
İmparatorluğu, Charlemagne İmparatorluğu. Bunlar İslamiyet'e benzeyen
gerçek bir vahdet kuramamıştır. Kuramamıştır ama daima milletin dışında
daha yüksek bir cemaat olduğunu kabul etmiştir, hiç olmazsa nazari olarak.
Hıristiyanlık bunu kabul etmiştir, liberal burjuvazi ve sosyalizm bunu kabul
etmiştir. Bu itibarla zannedildiği gibi milliyetçilik, Batı'nın bulduğu en
son hakikat değildir, fert hodbinliği, aile hodbinliği, milli hodbinlik
şekline de gelmiştir. Harice karşı bir müdafaa silahıdır, milliyetçilik.
İnsanlığa çok büyük acılara, çok büyük facialara mal olmuştur, milliyetçilik
tarihi kanla yazılıdır. Bu itibarla Said-i Nursi Hazretleri'nin
söylediklerine ben de katılırım.
Yalnız şimdi bu hudutlar içinde bazı noktalan işaret etmek gerekiyor. Bir
kere İslamiyet'le, Hıristiyanlık içtimai, fikri ve tarihi yapısı bakımından
tamamen birbirine zıt iki dünyadır. Bu iki dünyanın birbirleriyle
anlaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Hıristiyanlar tarihin belli
merhalesinde milli egoizmleri sahneye çıkarmışlar, kendilerini "millet"
olarak anlatmışlar. Bunlann karşısına biz sadece İslam olarak Çıkmışız. Ama
bugün düşmanlarla çevrilmiş, çeşitli ihanetIere uğramış, bütün
efendiliğimize, bütün alicenaplığımıza rağmen hançerlenmiş, aldatılmış vaziyetteyiz. Bu itibarla bugün ister istemez bir devletimiz var ve bu
devlet milli bir devlettir. İster istemez başkalarına karşı kendi
varlığımızı müdafaa etmek için millet unsurundan da istifade etmek
zorundayız. Yalnız bu istifade bağnaz bir şekilde, mutaasıp bir şekilde,
yobazlık şeklinde olmayacak. Elbette bizim de dilimiz var, bizim de
edebiyatımız var, şarkılarımız var. Fakat hepsinden evvel dinimiz var. Yani
din olmadan esasen milliyet olmasına imkan yoktur. Din olmayan yerde
milletten bahsetme imkanı yoktur. Asırlarca Müslüman olarak yaşamış, zafer
kazanmışız. Şuurumuzdan idrakımızdan ve şahsiyetimizden bunu çıkarmaya
imkan yoktur. Bu itibarla tarihe dayanmayan, mukaddese dayanmayan bir
milliyetçilik kurulamaz. Cumhuriyet'in en büyük hatası bu olmuştur. Yani
bizi Osmanlı'dan tecrit ederek, dinden de tecrit ettiğini zannetmiş ve
dinden tecrit edilen bir kalabalığın da yaşayabileceğini zannetmiş. Mazideki
kudretimiz hatıra olarak da yaşasa ayakta durmamızı mümkün kılmıştır. Fakat
mazideki ihtişam nerede, bugünkü facia nerede? Cumhuriyetin en büyük
hatası -hatta bir parça İttihat ve Terakki'nin de- Türk milletini dinin
dışında mütalaa etmektir. Din ki damarlarımızdaki her zerre kanda,
vücudumuzdaki her zerrede mevcut, hem hatıra olarak, hem dinamik bir kuvvet
olarak, bundan tecrit edilen Türk insanı, millet gibi adeta kabile devrinin
bakiyesi olan bir hisle ayakta tutulamaz. Çünkü bir yerde bizim dilimiz de
dinimizin bir parçasıdır. Bütün sembollerimiz, bütün hayatımıza istikamet
veren sevgiler, dinimize göredir. Bu itibarla dini tesanüd etrafında
dinden gelen, tarihten, müşterek acıları çekmekten, müşterek facialara
maruz kalmaktan gelen Avrupalı manasıyla, bir milletten bahsedilebilir.
Fakat unutmamak gerekir bunun en kuvvetli istinadgahı dindir, imandır,
mukaddesattır. Bir mukaddesler manzumesi olmadıkça hiçbir topluluk ayakta
duramaz. Dinsizlik bir hastalıktır. Fert dinsiz olabilir, fert ate olabilir.
Fakat toplum olamaz. Toplum dinini kaybettiği andan itibaren vahşi bir
hayvan sürüsüdür. Yırtıcı, riyakar, melun, en adi canavardan daha tehlikeli
bir sürüdür. Nitekim tarihin hiçbir devrinde hiçbir topluluk dinsiz
yaşayamamıştır. Bu itibarla bir topluma yapılacak en büyük kötülük onun
dini inançlarıyla oynamaktır. Said-i Nursi 930'da haklıydı, bugün haklı değildir. Şundan haklı değildir: Toplum maziden çok farklı bir yapı taşıyor. Elimizde olmayan sebeplerden
dolayı dostlarımızı kaybettik. Himaye ettiğimiz milletleri kaybettik. Bu
fırtına ortasında dağılan sürüyü bir araya toplamak için ister istemez
tarihi hatıralara dayanmak, onlardan faydalanmak zorundayız. Elbette bütün
Müslüman kardeşlerimiz aynı değerdedir. Fakat kendi dilimizi konuşan,
anlaşabildiğimiz insanlar elbette bize daha yakındır.
İslamiyet büyük bir dairedir. Ebediyete kadar uzar. Bütün insanlığa
şamildir. Fakat bu daire daha küçük dairelere müttehid-ül-merkez,
merkezleri bir olan dairelere bölünebilir. İlk daire ailedir. Ondan sonra
millettir. Ondan sonra İslamiyet'tir. Arzu ederiz ki İslamiyet en büyük
daire olsun. Hepsini kucaklasın. Bütün insanlığı kucaklasın. C.M.: Şimdi efendim. Bu milliyetçilik hareketi iki kaynaktan geldi bize.
Birisi batı kaynağı. Batı' dan gelen bu tehlikeli fikir birkaç isim
etrafında toplanabilir; Josephe De Guignes, Leon Cahun, Vambery. De Guignes
18. asırda yaşamış, o devrin kifayetsiz bilgileriyle Çin uzmanıdır. Kendisi
hariciyeye, Fransız polisine mensup bir adamdır. Ve mesela ÇinIilerin,
Mısır'dan gelen bir koloninin devamı olduğunu söyleyecek kadar bilgisizdir
bu konuda. De Guignes bizi bizden fazla düşünmüştür, çok eski bir mazimiz
olduğunu, Hunların, Moğolların çocuğu olduğumuzu, sekiz cilt halinde
yazmış. De Guignes İslamiyet'e, Osmanlı'ya düşmandır. Güya bizi Osmanlı'dan
ve İslamiyet'ten kurtarmak için Hunlarla, Moğollarla akraba yapmış.
Hakikatte bu tarihen hiçbir zaman sabit olmamıştır. Ve Avrupa, onun bizi
kardeş yaptığı bu kavimleri lanetle yad eder. En son tarihler Hunlardan
"medeniyetin kendilerine yalnız harabeler borçlu olduğu Hunlar" diye
bahseder. Medeniyet tahripçileri, yırtıcı, hunhar bir sürü olarak bahseder.
De Guignes'den Süleyman Paşa bahsetmiştir. Eserinde De Guignes'den
parçalar nakletmiştir. Süleyman Paşa De Guignes'yi nereden tanıdı? Nasıl
tanıdı? Hangi karanlık kaynaktan geliyor De Guignes'yi tanıması? Belli
değil. Ondan sonra Ziya Gökalp'in tavsiyesi ile Hüseyin Cahit tercüme etmiş.
Hunlarla, Tatarlarla, ismini bilmediğimiz birçok milletlerle, Vizigotlarla,
Ostorogotlarla vs. tanımadığımız atalarımızIa münasebetlerimizi
De Guignes' den öğrendik.
Bir diğeri de Leon Cahun'dur. Leon Cahun Yahudidir. Asya Tarihine Giriş
diye bir kitabı var. Türkiye'de milliyetçiliğin kaynağıdır bu kitap.
Önsözünü tercüme ettim onun. Diyor ki "Türkler hiçbir medeniyet
kurmamışlardır. Kuramazlar da. Bilakis yıkarlar. O kadar budaladırlar ki
Çin medeniyeti ile uzun zaman temas etmişler. Fakat bu medeniyeti bir türlü
nakledememişlerdir. Düşünce kabiliyetleri yoktur bunların. Sadece
yıkmışlardır". Bu kitap Türk milliyetçiliğinin Kuran-ı Kerim'i oluyor. Bütün
Türkçülerin üzerinde birleştikleri isimlerin başlıcalarından biridir Leon
Cahun. 19. asır sonu, 20. asnn başında yaşamıştır. Vambery doğrudan doğruya
casustu zaten.
Şimdi bir de Rusya' dan gelen Türklerin telkinleriyle kuvvetleniyor bu
hakikat. Rusya'dan gelen Türkler, Osmanlı'ya hem dostturlar, hem düşman.
Dostturlar çünkü aynı medeniyet camiası, aynı ruh iklimi içindeler.
Düşmandırlar, çünkü Osmanlı kendi dışlarında. Kırım' dan ayrıldıktan sonra
onlarla bir münasebetimiz kalmadı. Bu itibarla Türkler İslam medeniyetinde,
İslam faktörü üzerinde değil, daha çok Türk motifi üzerinde durmuşlardır. Ve
Milliyetçi hareket Türk Yurdunda, Türk Yurdu etrafında halka1anmış, Türk
Yurdu etrafında gelişmiştir. Yusuf Akçura, aynca Ağaoğlu Ahmet -garip bir
milliyetçimiz-. Ağaoğlu Ahmet'i anlatmak bütün Rusya'dan gelen Türkleri
anIatmak için kafidir. Prototipidir onların. Hepsi aynı vaziyetteler. çünkü
Rus terbiyesi görmüşler, Rusya'da yetişmişler. Orada Türklük gururları
kırılmış. Burada yeni bir vatan bulmuşlar. Fakat bu vatanda söz sahibi
olmak, büyük söz sahibi olmak arzusuna kapılmışlar. Yusuf Akçura
biliyorsunuz Tarih Kurumu'nun başkanı oldu Mustafa Kemal devrinde.
Milletvekiliydi. Mustafa Kemal'in çok sevdiği adamdı ve bütün emellerine
sadakatle hizmet etti. Osmanlı'nın yıkılışında onun büyük rolü vardır, hissesi vardır. Ziya Göka1p budala bir adamdı tam manasıyla. Ağaoğlu budala
değildi. Haris bir adamdı. Ziya Gökalp ayran budalasıydı. Cahil bir adamdı.
Son derece ümmiydi. Evvela Selanik'te pohpohladılar; İttihad Terakki,
emellerine alet etti. Politikanın bütün büyüklerine, Enver'e, Talat'a,
Mustafa Kemal'e sen -haşa- Allahsın, sen Peygambersin diye kasideler yazdı.
Büyük milliyetçi, milliyet nazariyecisi oldu.
Said-i Nursi'nin büyük bir ihtimalle bid'at erbabı diye yad ettikleri
arasına bunlar da girer. Tarih tasfiye etti Osmanlı'yı, parçalandı ülke.
Binaenaleyh, Cumhuriyet devrinde milliyetçiliğe sığınmak mecburiyetti.
Yalnız dediğim gibi bu öyle bir milliyetçilik ki içi boşalmış, kansız,
cansız, hareket kabiliyeti olmayan bir milliyet. Zaten "cihanda sulh,
yurtta sulh" formülü ile ifadesini bulan bir sulhperverlik bahis mevzuu idi.
İnancını kaybeden, kaybettirilen insanların mütearrız olmasına, dinamik
olmasına zaten imkan yoktu. Cihanda sulh, yurtta sulh olmasın da ne
olsundu? O devrin fikir hareketleri karmakarışıktır, mutlak olarak teslim
olduğumuz bir çağ.
Bizim için bir dayanışma unsuru olduğu ölçüde kavmiyetimizi müdafaa
edeceğiz. Ama kavim ikincidir. Birincisi dindir tabiatıyla. Kavmi yapan
dindir, inançtır. Bu itibarla ben şahsen bunların bugünkü cemiyette çok
faydalı olacağına da inanmıyorum. Yani elbette İslamiyet'i tahkim etmek,
tahsir etmek, rasin ve metin hale getirmek bilhassa aydınlar arasında
vazifemizdir. Fakat ayırmaktan, ayırıcı olmaktan, yaralayıcı olmaktan hazer
ederim. Ayrılmaya değil, birleşmeye ihtiyacımız var. Ne olursa olsun
birleşmeye ihtiyacımız var. Yalnızız, bütün dünyada yalnızız. Herkes
düşman. Herkesin düşman olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dosta, sıcak bir
tebessüme çok ihtiyacımız var. Bu insanlann hepsi bizim. Yani insanları
damgalayarak ayırmak değil, mümkün olduğu kadar müşterek unsurlar bulup
birleşmek lazım.
Said-i Nursi Hazretleri'nin bütün yazılarını belli başlıklar etrafında
toplamalı, mufassal bir lugatçesini yapmalı, indeksIemeli. Biri, bütün
külliyatını tarar, kelimelerin altını çizer, alfabetik olarak yazar.
Diyelim ki ilk kelime Adem. Adem kelimesi hangi ciltlerde, hangi sayfalarda
ve niçin geçer? Cilt 3. sayfa 500' de. Aşağı yukarı bütün büyük adamlar için
aynı şeyi yapmışlardır. Herkesin kitabının indeksi vardır. Bu, okumayı çok
kolaylaştınr. Etüd yapmak isteyince onu da kolaylaştınr. Faraza Said-i Nursi
Hürriyet hakkında, nerelerde ne söylemiş? Ne kadar söylemiş? Bunun daha
mufassalı da olur. O biraz güç. Çok faydalı bir iş olur, okumayı ve
anlamayı kolaylaştırır.
Ben Ziya Gökalp'in bazı yazdıklarını eleştirdim. Bazı şeyler var ki
münakaşa edilir. Bazı şeyler var ki münakaşa edilemez. Ben hiç kimsenin
münakaşa edemeyeceği şeyleri eleştirdim. Türkiyat, Türk perestlik diyor.
Türkköri kelimesi Türk perestliktir. Türkiyat da, Türkolojidir diyor.
Türkköri bu manaya hiç gelmez. Madrabazlık yapmıştır. Bütün söyledikleri
yanlıştır. Bunları dünyada mevcut bütün lügatlarla ve vesikalarla ispat
ettim. Niçin bunu yaptığımı anlattım. Bitirdim hikayeyi. Hiçkimse ağzını açıp cevap vermedi. Herkes kızdı. Buyrun canım hata etmiş olabilirim.
İnşallah hata etmişimdir.

Abdulluh Cevdet'e gelince, tabii herkesin bir parça sübjektif tarafları
vardır. Bir yerde çok faydalandım Abdullah Cevdet'ten. Dil Best-i Mevlana'sı
çok güzeldir, Gazali'nin Gazeliyat'ını ondan okudum. Çok geniş tecessüslü
olan mustarip ve yalnız bir adamdı. Mülhid değildir, zındık değildir.
Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yokoluş tarihi 1826'dır.
Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl
kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur
edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız
olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana
el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu
bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir
medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani
bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır,
malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye başlıyorlar
Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler
getirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor.
Mekteb-i harbiye açılıyor.
Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber
müteahhitler de geliyor, iş adamlan da geliyor. Politika esnafı da geliyor,
misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz
başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü
karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık
Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa
bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz.
Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz,
yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı
tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil,
anlamak mecburiyetinde de değil.
Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, malırem
dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca,
bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan
müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya giden
ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını
biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava
kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir.
İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı'ya ihanet etmek için dışandan
kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi
onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.

Haluk İmamoğlu : Bu beyanlarını ifade eden kaynaklar var mı?

C.M : Bu düşünceleri beyan eden kayıtlar var. Mesela misyonerlerin
yazdığı kitaplar var. Orada "En büyük düşmanımız İslamiyettir. İslamiyeti kaldınrsak Osmanlı toz yığını haline gelir" diyorlar, açıkça söylüyorlar.

H.İ : Bediüzzaman Hazretleri'nin ifade ettiği birşey var; İngiliz
müstemlekat nazırı Gladston Kur'an'ı kaldırmalıyız diyormuş.

C.M : Okuyanlar kendi adamlarıdır. Fakat bu okuyanlar kendi dillerini
biliyorlar. Batı'da, Batı dilini bilen adamın dürüst ve namuslu olmasına
imkan yoktur. Batı dilini yalnız kendi adamları bilir. Robert Kolej'den
çıkmış adamlar bilir. Bunun dışında Türkiye'de Batı dilini bilen adam
yoktur. İmalat hatasıdır, tesadüfen bilir. Yani Batı dilini bilip Batı'dan
kopmak akla hayret verecek bir iştir. Çünkü Batı dilini bilince bütün
mevkiler size açıktır. Bu Tanzimattan beri böyle. Yani rastgele adam,
sokaktaki adam Fransızca öğrenince sadrazam oluyor, hikaye bu. Sadrazamlığa
kadar çıkacak adam, ne diye Batı'yla muharebe etsin, mücadele etsin? Sebep
yok. Menfaatlarına aykırıdır. Niçin, ne yapsın? Deli midir adam?
Pek az deli çıkmıştır binaenaleyh. İmkan yok çünkü. Bir kavme benzemek
dilini bilmek demektir. Bilince de o kavimden olur. O kavim de sana yardım
ediyor. Arka oluyor, yükseliyorsun. Düşman olmak için sebep yok.

H.İ.: Tilki medeniyetini (bizi yutmak isteyen medeniyet) komünizm de
kendi bünyesinde kurmuş mudur acaba?

C.M.: Efendim, şimdi, hakikatte ideolojiler insana göre şekillenir.
İdeoloji kitapta durduğu gibi durmaz. Tatbikatla toplumun bütün ruh
dünyasına kök salar. Rusya' da nüfusun yüzde 80'i köylü idi ve köylünün içinde okuma yazma
bilen yoktu. Şimdi, okuma yazma bilmeyen bir toplumda, geri bir toplumda
gerçekleşti komünizm. Binaenaleyh, ister istemez bu toplumun iç dünyası
komünizmin şekillenmesinde müessir olacaktı. Bu itibarla kapitalizmde olan
kepazelikler, komünizmde de vardır. Tecrit edemeyiz. Komünizm, isterseniz
sosyalizm diyelim. Çünkü komünizm yoktur henüz. Bilmiyoruz ne olduğunu.

Komünizm diye bir şey yoktur dünyada. Teorik olarak ve pratik olarak yoktur.
Komünist değildir Rusya. Sosyalist olmak iddiasındadır. Devlet yoktur
komünizmde. Devlet ortadan kalkar, ondan sonra komünizm merhalesi gelir.
Komünizm merhalesi hiçbir yerde tatbik edilmemiştir. Nasıl bir cemiyet
olacağını bilemeyiz komünist cemiyetin. Biz komünist diyoruz. Bu palavradan
ibaret. Yani gayr-i ilmi ve gayr-i ciddidir. Rusya sosyalizmi tatbik etmek
suretiyle günün birinde komünizme geçmek iddia ve arzusundadır. Komünizme
geçmesi için devletin ortadan kalkması lazım. Devlet oldukça komünizm
olamaz. Elbette, bugün tatbik edilen şekliyle Rusya'da, sosyalizm,
kapitalizmin bütün kepazeliklerine vâristir Yani bunları ayırmak mümkün
değildir. İkisi de Avrupa menbalıdır. Buna Rusya bir Rus mistiği
getirmiştir. Rus insanı cahil olduğundan, yontulmamış olduğundan, tabiata ve
Allah'a daha yakındır. Yani kâfi derecede medeni değildir. Fakat doktrin
olarak, bir doktrindir sosyalizm. Sair kendinde bütün doktrinlerin
hatalarını taşır sosyalizm.

H.İ : Rüyadaki hitabede geçen beş menfi esas Makyavelist prensipler
mi dir?

C.M : Rüyadaki hitabe son derece mühim bir hitabedir. O sıralarda
sosyalizm emekleme çağındadır, yeni kurulmuştur. Ve bir rüya olarak
caziptir. Bu rüya karşısında Bediüzzaman Hazretleri'nin düşünceleri var.
Açıktan açığa sempati ile bakıyor memlekete. Yani kapitalizm asırlardan beri
imtihandan geçmiş, ne kadar namussuz, ne kadar hain, ne kadar insanlık dışı
bir düşünce olduğunu ispat etmiştir.
Kapitalizm Asya'yı yemektedir ve Asya'yı yok etmektedir. Asya için bir
felakettir. Bu arada yeni bir dünya uyanıyor. Yeni bir inkılap olmuştur,
hareket olmuştur. Bu hareket insanı, insana düşman yapan bir hareket
değildir, dost yapan bir harekettir. Bu hazret milletlerarası bir
mücadeleyi değil sınıflararası, ezenle ezilenin mücadelesini remizleştirir.
İslamiyet'in bu harekete baş olması, günahlarından sıyırması ve Asya'yı,
esir Asya'yı, mazlum Asya'yı yine İslamiyet'in rehberliğinde fakat sosyalist
bir temayülle idare etmesi arzuya şayandır, neticesine varıyor. Kapitalizme
yüzde yüz hasımdır. Sosyalizme nazar-ı müsamaha ve şefkatle bakmaktadır. Bu
hitabe son derece dikkate layıktır, son derece. Değerlendirilmedi o hitabe.
Hakikatte Marx'ın komünizm dediği şey de Bediüzzaman’ın 5. devriyle
uyuşmaktadır. Malikiyet demek, bütün insanların mülk sahibi olması demektir.
Ve hürriyet demek her türlü zulümden, her türlü baskıdan, her tür lü
istibdattan kurtulmak demektir. Marksizm de, komünizm de budur. Herkesin
mülk sahibi olması, istediği gibi yaşaması. Hiçbir baskı olmamasıdır.

Safa Mürsel: Fakat Marksizmde, tasvir ettiğiniz gibi bir dünya
düşünülmüyor.

C.M : Şimdi efendim, bir kitaplarda, kafadaki istikbal var, bir de yaşanan
realitenin getireceği tahmin edilen, istikbal var. Bugünkü şekliyle
sosyalizmin insanları hürriyete, saadete, kavgasız bir cemiyete, ahenkli
bir cemiyete götüreceği söylenemez. Fakat Marx'ın söylediği bu 5. merhale
şu şekilde tarif edilir: Esaret tünelinden hürriyet dünyasına çıkış. çünkü
devlet bir esaret müessesesidir, devlet sınıflı bir cemiyette hakim sınıfın
emellerini destekleyen ve ezilen sınıflara nefes aldırmayan bir makinedir.
Bu makine ortadan kalkacaktır. Bu makine ortadan kalkınca hürriyetsizlik
kalmayacaktır. Devlet, sahip olanların devletidir. Daima hakim sınıfın
yanı. Malı mülkü olan sınıfın iktidarıdır.
Bu iktidar, altındakileri ezer. Hiçbir zaman hiçbir hakka ve hürriyete
sahip olamazlar. Halbuki istihsal o şekilde düzenlenecek, o şekilde artacak
ki devlete ihtiyaç kalmayacak herkes fail-i muhtar olacak. Şimdi fail-i
muhtar değildir, daima bir baskı altındadır. Fail-i muhtar olduğu devirde
yeniden hürriyet dünyasına geçilecektir. Program, emel bu. Tatbikat nereye
götürür? Belli. çatışmaya, esarete, hürriyetsizliğe götürüyor. Ama rüya bu
değil, emel bu değil. Kâğıt üzerindeki emel bu değil. Has bir düşünce adamının da böyle bir netice tasavvur etmesi düşünülemez.
Bir rüyadır sosyalizm ve böyle düşünülüyor. Komünist merhalede herşey,
herkesindir. "Herşey herkesindir" ne demek? Şimdi şu formül düşünülüyor.
Sosyalizmin ilk merhalesinde ölçü herkese ehliyetine göredir. Herkes
ehliyetine göre yiyecek. Peki ehliyetin ölçüsü nedir? Ehliyetin ölçüsü el
sanatıdır. Ne yapıyorsanız, ne kadar çalışıyorsanız, ne kadar
üretiyorsanız, o kadar yiyeceksiniz. Fakat daha ilerdeki merhalede herkes
ehliyetine göre üretecek, kudretine göre üretecek ve her insan ihtiyacına
göre yiyecek. Şimdi üretimin gayet bollaştığını düşünün. Mesela Kadıköy
100.000 kişilik bir memleket. Bu 100.000 kişinin yaşaması için ne lazım? Şu
kadar buğday, şu kadar arpa, şu kadar demir, şu kadar çinko, şu kadar
bakır, şu kadar şeker. Üretim planlanınca, düzene sokulunca, aklın emrine
girince kimse kimseyi istismar etmeyecek. Hiçbir alın teri boşa
harcanmadıkça, yapılan istihsal tabii olarak Kadıköy ahalisinin istediği
gibi yaşamasına kâfi gelir. Her insan 5 saat çalışacak, ideal sitede. Her
insan istediği kadar yiyecek. Mesela burada 3 kişiyiz. Diyelim ki istihsal
yiyeceğimizden fazlaysa kimsenin tutup daha fazla zahire iddihar etmesine
ihtiyaç yoktur. İstihsal bir ırmak gibi, ırmak kadar boIdur. Irmaktan herkes
tenekesini doldurur, içeceği suyu alır. Bunun için suyu kurutmasına ve
küplere doldurmasına lüzum yoktur. Bu şekilde istihsal vasıtalan zaten bütün
cemiyetin olduğuna göre herkes herşeye sahiptir ve herkes ihtiyacına göre
müşterek hasıladan faydalanacaktır.
Esasen bütün doktrinlerin gayesi de bu bir yerde. Liberalizm bunu
gerçekleştiremedi ve gerçekleştiremez de.
Fakat sosyalizmin ümidi, arzusu bu. Anarşizmin de bu. Anarşizm de aynı şeyi
söylüyor. Bunlar tabiatıyla evladım birer rüya. Ne zaman gerçekleşeceğini,
nasıl gerçekleşeceğini kimse bilmiyor.

S.M.: Bediüzzaman'la, Marx'ı aynı şeyleri isteyen kimseler olarak
mütalaa etmek mümkün mü?

C.M : Proletarya diktatörlüğü zaruri bir merhaledir. Başka çaresi
olmadığı için bunu söylemiştir. Marx'ın bütün eserlerinde bir defa geçer
proletarya diktatörlüğü. Proleter diktatörlüğünün asıl sebebi şu:
Burjuvazi, iktidarı ele geçirmiştir. Burjuvazi bütün imkanlara sahiptir,
istediğini yapmaya ve istediğinden başka bir şey yapılmamasına kadirdir.
Binaenaleyh geniş halk tabakalarının, çalışanların haklarının istirdadı için
mutlaka bir şiddete ihtiyaç vardır. Proletarya diktatoryası, burjuvazinin
getirdiği anarşizme son vermek ve müstakbel cemiyeti kurmak için zaruri bir
ameliyat-ı cerrahiyedir. Hastalığı tedavi etmek için kullanılan bir
bıçaktır. Proletarya diktatoryası bir gaye değildir Marx'ta. Nasıl bütün
insanlık istihsal vasıtalarına sahip olur? Bir insanın bir insanı, bir
insanın birçok insanı, bir insanın belki bütün insanların, dünyayı
sömürmesi nasıl önlenebilir? Önlenmesi için şiddete ihtiyaç vardır. Bu
şiddet, geçilecek bir köprüdür mecburi olarak. Ve bu köprü de proletarya
diktatoryasıdır. Diyor ki, bugün bunun yanlış olduğu bütün sosyalistler tarafından kabul edilmiştir. Marx'ın yaşadığı dünyada buıjuvazi yırtıcı bir
kuvvetti. Geniş nüfuzu ve kudreti olan bir sınıftı. Ama bugün o sınıf yavaş
yavaş tasfiye edilmekte, yavaş yavaş şiddetini kaybetmekte ve gerek
İtalya'da, gerek Fransa'da, gerek İspanya'da, Avrupa'nın sosyalist
ülkelerinde proletarya diktatoryası kalkmıştır. Proletarya diktatoryasına
ihtiyaç yoktur prensibi yerleşmiştir. Marx'ın sadece zamanın icabı olarak
kullandığı proleterya diktatoryası luzümsuz bir gevezelikten ibarettir
bugün. Kimse kabul etmiyor, proleterya diktatoryasını. Marksistler bile
kabul etmiyorlar. Diyorlar ki Marx bunu bir kere söylemiştir ve belli bir
zamana münhasır söylemiştir. O devirde öyleydi, bu devirde böyledir.
Değişmiş bir hükümdür diyorlar.

S.M : Serbestlik anlayışında, Bediüzzamanla tel'ifte, nasıl davranacağız?

C.M : Serbestlik anlayışı şu: Haddizatında, insanın bütün melekelerini
geliştirmesi, bütün imkanlarıyla yaşaması, kendini insan olarak idrak
etmesi ve bunu yaparken de hiçbir baskıya maruz kalmamasıdır hürriyet.
Hürriyet yalnız nazari değildir. Yapmak değil yapabilmektir. Yapabilmek de
iktisadi kalkınmadan sonra olur. Ben size bağlıysam, siz ekmeğimi
veriyorsanız, ben nasıl hür olabilirim? Liberal kapitalist cemiyette
insanların hür olmasının imkanı yoktur. Halbuki istihsal vasıtalarının
cemiyete mal olduğu bir ülkede istihsalin son derece genişlediği, kimsenin
kimseye tahakküm etme imkanı kalmayan bir ülkede elbetteki herkes hür
olacaktır. Hürriyet şifahi bir kelimeden ibaret değildir. Hürriyet, aynı
zamanda iktisadi bir kendi kendini gerçekleştirmedir. Başkasına bağlı
olmamaktır. Kendi emeğine, kendi kafasına bağlı olmaktır. Her istediğini
yapabilmektir. Tabii, toplumun menfaatları çerçevesi içinde. Elbette
kullanılan kelimeler ayrı, elbette dayandıkları temeller de ayrı. Fakat
netice itibariyle ikisinin de istediği, farklı değil. "Cümlenin maksadı bir
amma rivayet muhtelif" gibi. Bediüzzaman Hazretleri bunlan İslamiyet'e dayanarak,
Marx ise doğrudan doğruya insaniyete dayanarak söylüyor. İnsan aklına güvendiği
için bunları söylüyor. İnsan aklı bunları gerçekleştirecek, gerçekleştirmezse
insanın kendisi yok olacak.
Bediüzzaman semavî naslara dayanıyor. Çok daha sağlam, çok daha derin
kökleri var. Ama gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetlerle,
Marx'ın gerçekleştirilmesini istediği ve düşündüğü hürriyetler arasında bir
fark yoktur.

S.M : Bu neticeye giderken, kullanılan vasıtaların farklı olacağını kabul
edebilir miyiz?

C.M : Bunların ikisinin aynı olmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü hareket
noktalan çok farklı. Vasıtalar elbette birbirinden çok farklıdır. Fakat
netice itibariyle gaye çok yakındır, çok yakındır.

S.M : Arada farklılığı kabul bakımından, vasıtaları, neticeler kadar
önemli tutmak icabetmez mi?

C.M : Burada bir şeyi düzeltmek için araya gireceğim. Bir söz
vardır: "Vasıtalar gayeyi meşru kılar". Bunu yanlış biliyorsunuz hepiniz.
Machiavelli'nin zannediyorsunuz. Machiavelli ile alakası yoktur bu sözün.
Bu sözü Cizvit mezhebini kuran İgnacio De Loyola söylemiştir. Dikkatinizi
çekiyorum. Çok mühim benim için bu. Vasıtalar gayeyi meşru kılar. Kılar mı?
Kılmaz mı? İgnacio De Loyola'nın gaye dediği i'la-yı Kelimetullahdır.
Hıristiyan dininin birliği ve Hıristiyan kilisesinin yaşaması bahis
mevzuudur. Hıristiyan dininin, yani ona göre bütün insanlığa saadet
getirecek olan bir inanç sisteminin yaşaması için vasıtalar meşrudur diyor.
Halbuki bunu matbuatta falanın iktidara geçmesi için vasıtalar meşrudur diye
yazıyorlar. Böyle bir şey yok. Gaye cihanşümuldür, dinidir, imana dayanır,
kilisenin yaşaması, ilahi nizamın kurulması için vasıtalar meşrudur diyor.
Haklıdır. Ben de öyle düşünüyorum. Binaenaleyh bunu da biz soysuzlaştırmış,
bozuk hale getirmişiz. Elbette vasıtalar da düşünülecek. Bilhassa insanlık
bahis mevzuu olunca. Elbette düşünülecek vasıtalar. Fakat, şimdi bir yerde
şu var. Vasıtalar her zaman arzumuza uygun olmayabilir. O zaman ne
yapacağız? S.M.: Yani gerçekleştirilmesi istenen neticeleri tahsil etmeye müsait
olmayabilir.

C.M.: Evet, bu neticeye uygun olarak aynı derecede nezih olmayabilir
vasıtalar. Mesela yine Hazret-i Muhammed'e atfedilen "el harbu hud'atün"
sözü, Hud'a ayıp birşey değil mi? Ama "el harbu hud'amn" diyor. İ'lâ-yı
Kelimetullah için hud'a bile caizdir diyor. Burada İgnacio De Loyola'nın
"gaye vasıtaları meşru kılar" hikayesine gelip dayanıyoruz.
Elbette büyük bir davaya, temiz bir davaya, temiz yollardan gidilir. Bir
sual daha var. Ne kadar kullanılır bu vasıtalar? İstisnai olarak bir defaya
mahsus. Gaye insanlığın saadetidir. O halde, harpte, kan dökmek de, zulüm
de, şiddet de kullanılabilir. Kullandın, bunu kaç defa kullanacaksın? Bu
kullanılmaya başladıktan sonra insan iradesini kaybediyor, vasıtalar ön
plana geçiyor. Yani en büyük tehlike şudur. Bazen vasıtalar, gaye haline
geliyor. Vasıta bir köprü iken, gidilmesi gereken bir yer olarak telakki
edilmeye başlanıyor ve bütün felaket başlıyor o zaman. Belki Rusya'nın en
büyük felaketi budur.
Kemal Tahir için hapishane iyi bir laboratuardır. Çeşitli ülkelerden gelen,
çeşitli meseleleri olan, çeşitli istidatları olan insanlarla daha yakından
tanıştı. Tahlil sahası çok geniştir Kemal Tahir'in.
Kemal Tahir'de Anadolu vardır. Peyami Safa'da yalnız İstanbul vardır,
İstanbul'un belli bir muhiti vardır. Bu itibarla romanları psikolojiktir.
Daha doğrusu ferdin içine, iç dünyasına, iç istidatlarına, iç bunalımlanna
çevrilmiştir.
Kemal Tahir'de sosyal hayat vardır. Türk insanının istidatları vardır. Tarih
vardır. Osmanlı vardır. Peyami'de yoktur. Peyami'de yalnız bir kesiti vardır. Kendi yaşamını anlatır.

H.İ : Peyami'nin üstünlüğü nerden geliyor?

C.M : Peyami'nin üstünlüğü sadece üslubudur. Peyami teknik olarak usta bir
yazardır, teknik olarak. O da Opperman'ın taklitçisidir haddizatında.
Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren meseleleri kovalamış, doğrudan doğruya
tarihimizin son derece mühim hadiselerine eğilmiş. Mesela bir Serbest Fırka
rezaletine. Mesela bir inkılabın başlarına, kurtuluş savaşına, Kurt
Kanunu'nda girmiştir.
Yani romanın sınırlarını, Türk romanının sınırlannı genişletmiştir.
Peyami'nin romanları bir odada geçer, bir mahallede geçer. Kemal Tahir'in
romanları bütün Türkiye'de geçer. Mukayese edilirse Peyami belli bir yerin
adamıdır, alanı çok dardır, Kemal Tahir'e göre.
Peyami, II. Meşrutiyet aydınıdır. Belli bir kurulu düzenin
müdafiidir. Düşünce ufkunu Ziya Gökalp çizmiştir. Ziya Gökalp'in dışına bir
adım atmamıştır.
Kemal Tahir, bütün kepazelikleri, bütün rezilIikleri görmüştür.
Hapishaneyi, yapılan rezilIiği, Batılılaşmayı çıplaklığıyla, acılarıyla,
etinde yaşamış ve aşağı yukan ilk defa olarak Türkiye'de nasıl bir oyuna
geldiğimizi, nasıl bir açmaza girdiğimizi söylemiştir.
Peyami, hasta bir adamdır. Bir ıstıraptır, bir çiledir, bir çırpınıştır.
Peyami esasen, menşe olarak İsmail Safa'nın oğludur. İsmail Safa, devrinde,
ikinci, üçüncü derecede bir şairdir, ve bu bir tarafa bırakılırsa o da
hastaydı. Peyami'nin hayatında bir facia vardır, babasının Sivas'ta ölmesi.
Bunun için Abdülhamid Han'ı daima tel'in eder. Abdülhamid Han ile beraber,
Osmanlı'ya da düşmandır. Hayatını zehirlemiş bu hadise, Abdülhamid Han
sürgün etmezse ölmeyecekmiş gibi. Gerçek bir budalaydı İsmail Safa. Hadiseyi
anlattım mı bilmiyorum? İngilizler, Boerleri tahrip ediyorlar, istila
ediyorlar. Boerler masum ve mazlum bir kavimdir. Boer savaşlan son derece
mühim insanlık tarihinde. Mukayese olsun diye söylüyorum; Herbert
Spencer -İngiliz filozofu- Londra'da müreffeh, hayatından memnun
yaşamaktadır ve Kraliçenin nişamna mazhardır. İngilterelilerin çok sevdiği
ve saydığı bir adamdır. O sırada Boer muharebesi oluyor, müthiş cam
sıkılıyor Spencer'ın. Kulüpte otururken subaylar geliyorlar, memnun değil,
müteessirler. "Ne oldu" diyor Spencer. "Boerler bir İngiliz subay grubunu
pusuya düşürup öldürdüler" diye cevaplıyor birisi. "Çok iyi olmuş" diyor
Spencer. "İngilizlerin, Boerler arasında ne işi vardı. Kendi
mukaddeslerini, kendi ülkelerini müdafaaya mı gittiler? İ'la-yı
Kelimetullah için mi çarpışıyorlar. Bir alay korsan, gittiler, geberdiler,
gayet iyi olmuş." Boer savaşına girdikten sonra, Spencer, kraliçenin
nişanını böyle zalim, böyle namussuz bir hükümetin nişanını ben istemem
diye reddetmiştir.
Bu arada İsmail Safa o zamanki arkadaşlarıyla İngiliz Sefaretine gidiyor. "Boerleri yendiniz, tahrip ettiniz mel'unları" diyor, "Allah zaferinizi
müzdad eylesin", İngiliz sefaretinde, İngiliz sömürgeciliğinin müdafaasını
yapıyor. İngiliz gazetelerinde yayımlamıyor bu ve tabiatıyla Abdülhamid Han
bundan müthiş rahatsız oluyor. Bunların içinde İsmail Safa en ahmaklarıdır
ve en cahilleridir. Tutup, kazanan bir adam da değildi. Basit bir adamdır
İsmail Safa.
Peyami'nin ruhunda bu, silinmeyen akisler bırakmıştır. Sanki bütün tarih,
İsmail Safa'nın akıbetiyle meşgul, Peyami'nin aile faciasıyla meşgul.
Osmanlı hakkındaki hükmü daima İsmail Safa'nın nefy hikayesiyle beraber
gitmektedir.
Peyami büyük bir zeka idi. Hırçın bir adamdı. Hastaydı evvela. Kendisinden
çok değersiz, mukayese edilemeyecek kadar değersiz, adamların hepsi
milletvekili oldu, hepsi vali oldu, hepsi elçi oldu. Peyami kalemiyle
hayatını yaşamak mecburiyetinde kaldı. Büyük acılar çekti. Büyük iştihâlârı
vardı, her entelektüel gibi. Dünya nimetlerine düşkündü. Lükse düşkündü.
Fakat bunların hiçbirini tatmin edecek imkana sahip değildi. Mütemadiyen
çalışmak, beynini satarak yaşamak mecburiyetinde idi. İnansın, inanmasın; o
sırada belli bir zümre tarafından desteklenen fikirlerin destekleyicisi
oldu. Adeta bir kalem eşkıyası idi. Parayı veren Peyami'yi kullanabilirdi.
İmzalı, imzasız, namütenai yazı yazdı. Kendini boşa harcadı ve harcamak
mecburiyetinde idi. Ben, Peyami'yi çok severim ve acırım. O devirde
yaşayanlar arasında en zekisi idi. Birçok şeyleri görebilirdi, birçok
şeyleri yapmayabilirdi. Yaptı, hepsini de.

H.İ : Aynı şeyleri Kemal Tahir için de söylemiştiniz. Birçok şeyleri
yapmayabilirdi diye.

C.M : Kemal Tahir 1910 doğumludur. Kemal Tahir o neslin
bütün vehimlerini taşıyordu kendinde. 1936'da genç bir adamdı. Dergi
çıkardılar, mahkum oldu. Onüç sene yattı içerde. Gençliğinin en güzel
yıllarını hapishanede geçirdi. Çorum Hapishanesi'nde, Malatya
Hapishanesi'nde. Hapishaneden hapishaneye dolaştı. Fakat kuvvetli bir
iradesi vardı. Yenilmedi ve yıkılmadı, çalıştı.
1953'te hapisten çıktığında çok güç durumdaydı. Onüç sene hapishanede
yatmış bir adamın, hapishaneden çıktıktan sonra polis nezareti altında
kalması mukadderdi. Eski arkadaşlan terk ettiler. İş bulma imkanı yoktu.
Zaten hapishaneye ginneden önce de avukat katipliği yapıyordu.
Galatasaray'ı bitirememişti, tahsili yoktu. Bir ara ye' se düştü ve Mayk
Hammer tercümeleriyle yaşadı. Bu tarafı üzerinde durulmadı Kemal Tahir'in.
Halbuki durulmaya layık bir taraftır. Senelerce Mayk Hammer tercümeleri
yaptı. Hayata küskündü, kafayı çekiyordu boyuna. Fakat teslim olmadı ve
yolunu buldu. Tabii birçok tavizler vennek zorunda kaldı cemiyete. Mecburdu
vermeye. Uydurma dilin çok aleyhinde olduğu halde. T.D.K.'den ödül aldı.
Yunus Nadi'den ödül aldı. Bunlar bir adam için çok kirleticidir. Çirkin
şeylerdir. Kemal Tahir'e katiyyen yakışmaz. Fakat mecburdu. Eğer ödül
almasaydı, öteki romanlannı bastırmak imkanı da bulamazdı. Yani Kemal Tahir bu alçalışı, merdiven yaptı ister istemez. Başka hiç çaresi yoktu.
Hakikatte Kemalistler tarafından kabul edildi. Kabul ettirmek için de
kendini bazı şeyler yapmak istedi. Başka çaresi yoktu. Ne memur olabilirdi
ne malı mülkü vardı; nasıl yaşayacaktı? Ve bunları en az yaptı
haddizatında. Asgarisini yaptı.
Bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür. Bir yerde en güç şey
aydının namuslu olarak yaşaması ve ölmesidir. Adeta mümkün değildir.


H.İ : İçtimaî sınıf ne demektir? İçtimaî sınıfın adamı olmayan şahsiyetler
yok mudur? İslam toplumu bünyesinde de içtimaî sınıf olabilir mi?

C.M : İslamî toplumun sinesinde içtimaî sınıf olmaz. İçtimaî sınıflann
kurulmasına engeldir İslamiyet. Zekat müessesi, istirdat müessesesi,
müsadere müessesesi büyük sevretlerin doğmasını, büyümesini önlemiştir.
Fakat artık İslamiyet'in hakim olduğu bir durumda yaşamıyoruz. Bu itibarla
bugünkü cemiyette de, Avrupa'da olduğu gibi içtimaî sınıflar teşekkül
etmiştir. Avrupa'da olduğu kadar şuurlu ve kesin çizgileriyle birbirinden
aynımış sınıflar olmasalar da, vardır.
İçtimaî sınıf kelimesi tabiatıyla çok müphem ve Batı' dan getirilmiş bir
mefhum. Bizde içtimaı sınıflar yoktu ama içtimaı zümreler ve tabakalar
mevcuttu. Bilhassa 23'ten sonra.

H.İ : İçtimaı tabakayla, içtimaı sınıf ne demektir?

C.M : İçtimaı tabaka zarurettir. İş bölümünden doğar, bir bürokrasi vardır.
Mesela, bir memurlar zümresi vardır, bir iş hayatı ile uğraşan bir zümre
vardır. Serbest meslek sahipleri vardır. Geniş halk tabakalan, köylüler
vardır. Bunların hepsi birer tabakadır.

H.İ : Lonca teşkilatlan içtimaı tabakalara misal olabilir mi?

C.M : Olabilir tabii. Evet, tabalar seyyaldir, katı hududlan yoktur. Belli
şleri görmek için belli insanların biraraya gelmesi, servet durumları
birbirine yakın insanların biraraya gelmesi, yaşayış durumları birbirine
yakın insanların biraraya gelmesi, içtimaî tabakaları teşkil eder.
Tabakalar vardı bizde de. Bir kere şehir burjuvazisi vardı. Bunların hepsi
yakıştırma kelimelerdir. Evvela bunu kabul ediyorum da, ifade kolaylığı
için kullanıyorum. Mesela, Peyami; hayatı boyunca, zengin tabakanın ve
iktidann emrinde oldu. Hiçbir zaman halkla meşgul olmadı ve hiçbir zaman
halk kendini alakadar etmedi. Daima Halk Partisi'nin içinde yaşadı ve daima
Halk Partisi'nin menfaatlarına uygun bir platformda kaldı.
Bir de geniş halk tabakalarını, yani çalışanları, ezilenleri, ıstırap
çekenleri, çilesi olanları düşünmek vardı. Kemal Tahir böyleydi. Geniş
manada halkın yanındaydı. İdare edenlerden çok idare edilenlerin yanındaydı.
Bürokrasiden çok, çalışanlann yanındaydı. Kemal Tahir hiç bir içtimaı kavgada yer almadı. Yani ne mümindir, ne sosyalisttir, ne faşisttir. Rengi hürriyette olmadı. Kendi içine gömülü,
kendi mahpesinde, kendine şarkılar söyleyen insan olarak kaldı.

H.İ : Siz kendinizi nereye yerleştiriyorsunuz?

C.M : Evvela bu suale kaçamak bir cevap vereceğim, sonra meseleyi
ırgalayacağım. 1848'de, Fransa'da içtimaî sınıflar çoktan teşekkül
etmiştir. Ve ihtilal olmuştur. 1848 ihtilali, demokrasi hayatında mühim bir
merhaledir. Bizimkilerin sosyal devlet dedikleri bir devlet teşekkül eder.
1789'a nazaran çok daha ileri bir merhaledir 1848. 1848' de şimdiki ifadeyle
sosyal demokratlar iktidardır, aşağı yukarı. Birçok hizipler var. O sırada
Lamartine de hariciye vekilidir. La Martine'e sorarlar "siz sağda mısınız,
solda mısınız?"
"Ben tavandayım" der. Ben de tavandayım şimdilik. Fakat tavanda olunmaz
evladım. Bu yanlış bir şey tabiatıyla.

H.İ.: Bu kaçamak olan cevabınızdı.

C.M.: Evet. Ben gençliğimi içtimaî sınıfların kalıplaşmadığı bir devirde
yaşadım. Bugün benim için Türk insanı bir bütündür. Hangi siyası mezhebe
mensup olursa olsun, hepsini çocuğum, kardeşim telakki ederim. Aldananlar,
gaflet içinde olanlar, hakikatı arayanlar kim olursa olsun benim dostluğuma
güvenebilirler. Ben hakikatı arayan adamım. Hakikat mücerret midir? Yani
sınıfların dışında bir hakikat var mıdır? Sınıfların dışında hakikat
vardır. Bütün sınıflar için hakikat olan şeyler vardır. Türkiye'deki bütün
tabakalann üzerinde birleşmeleri gereken hakikatlar vardır. Ben bu
hakikatlan arayan, bu hakikatları yaymaya çalışan bir adamım.

Eğer bu hakikatlar, bütün Türk ve İslam dünyasını ilgilendiren
hakikatlarsa, herkes için faydalıdırlar. Gafili uyandırır. Doğru yolda
olanı teşvik eder, destek olur. Bu itibarla doğruların sınıfında ve doğruluk
için çalışıyorum. Yaşayış tarzı eğer sınıfların tayininde bir mikyas
olabilirse, belli bir emekli maaşım var, kitaplarımdan başka hiçbir şeyim
yok, dünya üzerinde. Kanaatkar bir adamım. Hiçbir şeye ihtiyacım yok, hiçbir
ihtirasım yok. Tek kelimeyle Müslüman olmak istiyorum. Şu ya da bu sınıftan
değil de bir İslam hangi sınıftansa o sınıftan olmak istiyorum.

H.İ.: Bediüzzaman Hazretleri'nin şöyle bir sözü var; "Fikren ve
meşreben havas tabakasından, yaşayış olarak avam." Böyle bir şey.

C.M.: Elbette halkın yanında olunulmalı. Elbette Firavunların, Nemrudların
yanında olunmaz. Hiçbir namuslu adam Nemrud'un ve Firavun'un yanında
olamaz.

H.İ.: Şahsiyetli adam olabilmek için; sömürenler, sömürülenler diye
gruplanıp bu gruplarda yer almamız gerekir mi?

























Türk Edebiyatı Vakfı Çarşamba Sohbetleri


Türk Edebiyatı Dergisi
(Türk Edebiyatı Vakfı’nın geleneksel olarak düzenlediği "Çarşamba Sohbetleri" ne Ahmet Kabaklı’nın davetlisi olarak katılan Cemil Meriç’in yaptığı konuşma ve diğer katılımcılarla arasında geçen sohbetler...)
Cemil Meriç: Efendim, muhterem Ahmet Kabaklı Beyefendi'ye teşekkür ederim. Ferman buyurdular, koştum geldim.


Ahmet Kabaklı: Estağfurullah.


Cemil Meriç: Bu kadar nadide, bu kadar güzide bir toplulukla karşılanacağımı ummamıştım. Konuşmanın mahiyeti hakkında da bir fikrim yoktu. Bu itibarla en küçük bir hazırlığa imkân bulmadan, sadece gönlümden emir alarak huzurunuzda bulunuyorum. Bana bu kadar güzide bir mecliste sadece dinleyicilik düşerdi. Konuşmam bir cesaret olacak. Ahmet Bey'in iltifatlarına da bilhassa teşekkür ederim. Filhakika, yıllarca önce serefyab olmuş, kabiliyetini ilk keşfedenlerden biri sıfatıyla iftihar duymuştum. Bugün de bu teşhisim bütün sıcaklığıyla devam etmektedir. Kabul buyurursunuz ki bu kadar güzide bir mecliste hiçbir hazırlık yapmadan konuşmak çetin bir imtihandır. Bu imtihanı sadece kıymetli dostumun arzusuna uymak için yerine getirmeye çalışacağım.
Efendim, edebiyat bir bütün. Edebiyat insan düşüncesini, insan duygularını en mükemmel şekilde ifade etme sanatı. Her şeyi kucaklayan bir sanat. Frenklerin tabiriyle "sanatların sanatı. "Bu itibarla, Edebiyat Vakfı'nda yapılacak bir konuşmanın edebiyata taalluk etmesi bence münasip olur.
Edebiyat kâşanesi, edebiyat sarayı önce iki hücrelik: Bir, nazım hücresi, bir nesir hücresi. Asırlardan beri nazım hücresi ağzına kadar dolu. Büyük şâirler yetiştirmişiz. Nesir, nazmın yanında bir parça daha fakir. Çünkü Türk milleti heyecan duyan, gönlü olan, mütemadi bir coşuş halinde, serbestî halinde yaşayan bir akıncılar topluluğu, "fâtihler, gaziler" topluluğudur.


Tanzimat'tan sonra Batı'yla temas ettik; dünyamızı genişletmek istedik. Tehlikeli bir maceraydı bu. Birçok kazançların yanında birçok felâketler de mukadderdi. Fakat Batı karşısındaki susuzluğumuzu, "Batının manevi fetihlerinden faydalanma arzumuzu" isabetle başlattık.


Fransa'dan yapılan ilk tercüme Yusuf Kâmil Paşa'nın Télémaque tercümesi... Bu bir tesadüf eseri değil. Kâmil Paşa insanla cemiyet arasındaki münasebetlerin hududunu
çizen, idare sanatını aydınlatan bir eser istiyordu. Yani bir nevi Kelile ve Dimne, bir nevi siyasetname arıyordu. Fénelon'un hikmet ve siyasetle dolu olan eseri veliahta siyaset öğretmek için kaleme alınmıştı ve hikâye sadece bir süsten, bir cazibeden ibaretti. Yoksa Télémaque'in romanla hiçbir alâkası yoktu. Yusuf Kâmil Paşa bu eseri müzeyyen üslûpla Türkçe'ye kazandırdı. Nitekim senelerce eser, dili ve muhtevası bakımından büyük rağbet gördü. Mekteplerde okutuldu ve nesiller için bir üslûp hocası mahiyetini taşıdı.


Efendim, Osmanlılar elbette ki dünyanın en büyük idarecileri, en büyük medeniyetini yaratan insanlar. Bu itibarla bakışlarını bütün dünyaya çevirmişlerdi. Bütün dünya irfanına çevirmişlerdi. Fatih'in tecessüsü de fetihleri gibi cihanşümuldu. Sezar'ın Galya seferlerini tercüme ettirmiş, Plutark'ın birçok yazıların tercüme ettirip, okumuştu. Daha sonraki Osmanlı padişahları da dünya tefekkürüne bigâne kalmamışlardı. Üçüncü Murat zamanında Machiavelli'nin meşhur Hükümdar'ı defalarca Türkçe'ye kazandırılmıştı. Bu itibarla kültürü bütün olarak ele alan Osmanlı cemiyeti siyasî kültüre de ehemmiyet vermişti. Birçok siyasetnameler elden ele dolaşıyordu, meçhul değildi.


Tanzimat devrinde Batı fethedilecek bir ülkedir. Haddizatında Osmanlı Batılılaşması diye bir şey yok. Küffarın topraklarını nasıl fethetmişsek, fikriyatını da fethetmek arzusunu duyuyorduk. Bu sebeple insanla cemiyet, insanla devlet, iktidar problemlerini konu alan kitaplar Osmanlı tecessüsünü tahrik ediyordu. Osmanlı kayıtsız değildi. Batıyı bütünüyle tanımak bilhassa tefekkür sahasındaki fetihlerinden haberdar olmak arzusundaydı. Bu, Batıya teslim olmak değildir. Bir Cevdet Paşa, bir Tunuslu Hayreddin, o çağın belli başlı mütefekkirleri tefekkürü bir bütün olarak ele alırlar. Namık Kemal ve Ziya Paşa da öyle. Ziya Paşa, bir insan yaratmak sanatıyla uğraşır, Emile'i Türkçe'ye kazandırmaya gayret eder. Namık Kemal, Montesquieu'nün Kanunların Ruhu adlı eserine eğilir, Rousseau'nun İçtimaî Mukavele'sine eğilir. Bir kelime ile edebiyat o çağ için sadece bir eğlence değildir.
Osmanlı'nın Batı'dan alacağı herhangi bir edebiyat nevi yoktu. Çünkü şiirde biz büyük bir merhale idik, şahika idik. Batı şiirinin bize vereceği bir şey yoktu. Roman ise bir eğlence unsuruydu. Geniş halk kitlelerine hitap eden, okumaya alıştıran, maceranın cazibesinden istifade eden ikinci derecede bir nevi idi. Batı'da da öyleydi. Balzac'a kadar Batı'da roman ciddiye alınmaz, hiçbir ciddi mütefekkirin alâkasını çekmezdi. Tanzimat devrinde Namık Kemal de roman yazmış, fakat onun romancılığı geniş tabakaları irfan bakımından zenginleştirmek gayesini güden, hikâyenin imkânlarından faydalanarak kendini okutturmak isteyen bir teşebbüstü. Nitekim iki roman yazmıştır: İntibah, Cezmi...


Osmanlı fazla ciddi ve vakurdu. Batı'da kendi susuzluğunu giderecek eserler arıyordu. Tabiatıyla bu, Tanzimat'ın başarısızlığıyla birlikte son buldu. Ondan sonra Batı'nın bu çeşit eserleri karşısında daha az tecessüs gösterdik. Daha çok romana, hikâyeye yani vakit geçirmeye daldık. Ben öyle sanıyorum ki büyük fikir buhranımızın kaynaklarından biri de bu siyasî irfan eksikliğidir.

1960'lardan sonra Türkiye'yi salgın bir hastalık gibi istilâ eden Marksizm, anarşizm, komünizm vs. gibi izm'ler, doğrudan doğruya siyasî irfanımızın yokluğundan faydalanmışlardır. Biz Batı'yı bütün olarak tanımadık. Tanzimat devrinde tanımak istemiştik. Bizim dikkatimiz Batı'nın sadece dikenlerine yapraklarına takıldı. Yani ağaçla meşgul olmadık. Ormanla hiç meşgul olmadık. Rüzgârın tesadüfen önümüze serptiği birkaç kuru yaprakla uğraştık. Bir kelime ile günümüzün insanı, günümüzün en entelektüeli Şark'ı de Garb'ı da tanımayan acayip bir mahluktur. Bu boşluğu doldurmak için elbette ki izm'lere ihtiyaç vardı. Marksizm bütün sahte cazibesi ve sahte ilimciliğiyle kafaları istilâ etti.


Evvelâ insan düşüncesi bir bütündür. Asya ile Avrupa insan beyninin iki yarım küresidir. Asya'yı tanımadan Avrupa'yı tanımaya, Avrupa'yı tanımadan Asya'yı tanımaya imkân yoktur. Biz Asya ile yani kendimizle meşgul değiliz. Tarihimizi unuttuk, dilimizi unuttuk, irfanla alâkamız kalmadı. Fakat buna mukabil Batı'yı da tanımadık. Bu şekilde tefekkür olmaz. Gerçi ecdadımız, Fatih'ten itibaren daha doğrusu Selçuklulardan itibaren düşünceyi bir bütün olarak almışlar, insanla devlet arasındaki münasebetleri dikkatlerine tevcih etmişlerdir. Fakat bu son zamanlarda, bilhassa Servet-i Fünun devrinden itibaren unutulmuştur. Biz Avrupa'nın pisliklerini, mülevvesatını, adiliklerini alan, adeta hastalıklarını ithal eden bir kumpanya haline girdik.
Elbette ki irfan, kendini tanımakla başlar. Fakat kendini tanımak formülü son derece kucaklayıcı bir formüldür. Kendini tanımak için çevreyi, dünyayı da tanımak mecburiyetindedir insan. Biz kimiz, nasıl bir tarihten geldik, hangi kavgaların neticesinde bu hale geldik. Kendini tanımak düşmanını da tanımaktır. Düşman veya dost Batı, Rönesans'tan beri tefekkürde büyük merhaleler almış, büyük fetihlerde bulunmuş, büyük keşifler yapmış bir insan topluluğudur. Düşman olarak da tanımak mecburiyetindeyiz, dost olarak da... Çünkü dünyada yalnız yaşamıyoruz. Bu itibarla sadece kulağımıza üflenen formüllere bağlı robotlar haline gelişimiz siyasî kültürümüzün eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İtiraf ederim ki üniversitelerimizde de ciddi bir siyaset kürsüsü yoktur. Hiçbir kitap hazırlanmamıştır.
Machiavelli'den zamanımıza kadar Avrupa'yı işgal eden, Avrupa insanının saadet ve felâketine sebep olan tarihi vakaları bilmediğimiz gibi bu tarihi vakaların semeresi olan nazariyeleri de bilmiyoruz. Fransa'da bir siyasî kültür, bir siyasî edebiyat dersi vardir. Doğrudan doğruya ders olarak okutulur.
Bütün büyük fikir adamları, bütün büyük araştırıcılar talebelerin kültürüne malzeme olarak hazır ve açıktır. Bu itibarla politikayla uğraşacaklar, elbette ki Marks'ı da tanımalıdırlar. Fakat Marks'tan evvel tanınması gereken adamlar var. Meselâ Machiavelli. Gerçi Machiavelli defalarca çevrilmiş, fakat bu çeviriler ciddi bir bilgiyle kuşatılmadığı için hakikî değeriyle tanınmamıştır. Yani Machiavelli nasıl bir cemiyetin adamıdır, nasıl yetişmiştir, neyi temsil etmektedir, eserinin değeri nedir, hangi hakikatlere ışık tutmaktadır, bunlar hiçbir zaman anlatılmamıştır. Meselâ Machiavelli'ye atfedilen "gaye vasıtaları mübah kılar" sözü bile hafızalarımıza yanlış geçmiştir. Bu söz ona ait değildir. Bu söz Fransa'ya Avrupa'ya asırlarca tahakküm eden Cizvit tarikatının kurucusu olan bir din adamına aittir. Bu söz bir cinayet fetvasıdır ve Machiavelli'ye değil, Ignagio de Loyola'a aittir.
Elbette Machievelli de Avrupalıdır ve Avrupa'nın siyaseti ahlâktan ayıran, insanı sadece menfaatlerine esir bir robot, bir homo politikus olarak vasıflandıran bir insanın müşahedelerini billurlaştırır. Nitekim rivayet edilir ki, Mısırlı Mehmet Ali Paşa Machiavelli'yi tercüme ettirmiş, adamlarına okutmuş ve yirminci sayfaya kadar dayanabilmiş. "Bu gâvurun bize öğreteceği bir şey yoktur" demiş. Osmanlının bir valisi bile Machiavelli'den çok daha iyi biliyordu insan ruhunu ve insan cemiyetlerini. Bu itibarla büyük idarecilerin ihtiyacı yoktu. Fakat bugün politikaya atılan insanların elbette ki bütün politika üstatlarına ihtiyaçları vardır.Öğrenmedikçe, karşısına çıkacak ilk mütefekkiri, ilk izm'i yegâne reçete telâkki edecektir. Bugün Marksizmin kazandığı budalaca itibar ve düşkünlük doğrudan doğruya bu boşlugun eseridir.
Halbuki yirminci asrın başlarında Fransa'da demin de belirttiğim gibi bir siyasî edebiyat dersi vardır. Evvelâ on altıncı asırdan başlayarak mutlakiyeti savunanlar, daha sonra Fransız ihtilâli, ihtilâli hazırlayan mütefekkirler, ihtilâl hakkındaki büyük tefsirler, büyük tahliller okutulur. Nihayet birinci dünya savaşı ve sonrasının mütefekkirleri... Hiçbir temayül farkı gözetilmeden, edebi kıymeti olan kalabalık üzerinde büyük etki yapan, tarihin akışına istikamet veren kitaplar, mektep kitabı olarak okutulur. Fakat çıplak olarak okutulmaz, hangi şartlar içinde doğdukları, neyi temsil ettikleri, düşünceye neler getirdikleri de uzun uzadıya anlatılır. Yorumlarıyla beraber okutulur. Yani bir Fransız, kendi dünyasındaki fikirleri kaynaklarından başlayarak zamanına kadar geçirdiği bütün dönemeçler içinde bilir.


Tilki ve Aslan

Avrupa'nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği değerden ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini biliyor, nasıl bahsettiğini biliyor, bizi nasıl istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir, biz aslanız. Tilki aslanı tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yaşadık. Aynı cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı, feragati, kahramanlığı temsil ettik. O hileyi, soğuk düşünceyi, soğuk kanlı düşünceyi tanıdı. Onun iştigal sahası, onun bildiği şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de esir olmamamız için mutlaka aynı bilgilerle mücehhez olmamız gerekir. Bu itibarla onların yaptığını, kendi ölçülerimiz içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.
Edebiyatımızın en fakir tarafı siyasî edebiyattır. Bugün bir siyasetname, bir Kelile ve Dimne, Doğu'ya ait büyük siyaset eserleri hepimizin meçhulüdür. Memleketimizde bir siyasî edebiyat doğmamıştır. Sadece Avrupa'nın ikinci derecede müelliflerini ve ikinci derecede eserlerini aldık. Yani bir roman merakı istilâ etti bizi. Edebiyat demek, roman demek haline geldi. Halbuki edebiyat demek roman demek değildir.

Roman

Roman ancak, geniş kalabalıklara seslenen bir edebiyat nevidir. Elbette ki geri toplumlarda büyük yeri olan fakat netice itibarıyla ilerleyen bir toplumun itibar etmeyeceği bir edebiyat nevidir. Yani roman ölmektedir ve ölecektir. Çünkü romanın konusu insandır. İnsan tabiatını psikoloji işler, psikiyatri işler, psikanaliz işler, sosyoloji, antropoloji işler vs... İnsan ilimleri geliştikten sonra romanın sahası kalmamış, muhtevası kalmamış. Roman sadece sinema gibi aylak tecessüsleri avlayan bir nevidir. İslâmiyetin romana karşı gösterdiği alâkasızlık sebepsiz değildir. Bizde roman doğmayışı sebepsiz değildir. Çok daha ciddi işlerle uğraşan Türk İslâm aydınları, romanla uğraşmak ihtiyacını duymamışlardır. Zaten Doğu'da ve Batı'da en büyük hazine olan Binbir Gece yetmiştir. Kıssalar, hikâyeler yetmiştir. Ayrıca roman yazmaya itibar etmemişlerdir.
Roman buhranlar içinde çırpınan bir çağa, henüz ilimler gelişmediği zamana mahsus bir edebî türdür. İlimler geliştikten sonra psikoloji bir ilim hüviyeti kazandıktan sonra roman neyi halledecek, neyle meşgul olacaktır? Çünkü ilim demek laboratuar demek, ilim demek kendine mahsus bir dil demek. Roman itibardadır, çünkü cahiliz, ciddi değiliz. Roman itibardadır çünkü mesuliyetimiz yoktur hepimiz mesuliyetten kaçarız. Düşüncelerimizi başka kahramanlara söyletmek, muhayyel şahıslar çıkartmak, onları konuşturmak mesuliyetten kaçmaktır. Romancı tarihçi değildir, psikolog da değildir, sosyolog da değildir. Romancı sadece ilimlerin gelişmediği bir çağda insan şuuruna, insan vicdanına eğilen bir yazardır. Bu yazar, ilimler gelişinceye kadar çok iş yapmıştır. Psikoloji geliştikten sonra romanın sahası kalmıyor.
Roman "ben"e tutulan, "ben"in garip taraflarına tutulan bir aynadır. Sadece üslubuyla kendini okutan bir edebiyat türüdür. Bu üslubu psikoloji ve psikanaliz de gösterebilirse elbette ki romanın yerini alabilir. Çünkü mesele insan ruhunun karanlıklarına ışık serpmektir. İlim bu vazifeyi yapmaktadır, sosyoloji de yapmaktadır. İlimler, romanı tahtından indirmektedir. Belki de yirmi birinci asırda romana hiçbir ihtiyaç kalmayacaktır. İnsanlar tekâmül ettikçe ciddi bir olgunluk devresine geldikçe, roman okumak ihtiyacı ortadan kalkacaktır.
Romanla televizyon ve sinema arasında büyük bir benzerlik vardır. Bunların hepsi bizi tecessüsümüzden yakalayan ve sadece vakit geçirmeye yarayan, vakit öldürmeye yarayan birer parazit tür haline gelecektir. Demek ki vaktiyle roman büyük hizmetler etmiştir. Psikolojinin, sosyolojinin kaynağında roman vardır. İnsanı tanımamızı kolaylaştırmıştır. Romanı tecessüsümüze hitap ettiği için, büyük fedakârlığa ihtiyacı olmadığı için odanıza çekilip, sedire uzanarak, sigaranızı yakar, kahvenizi içer okursunuz. Bu sayede kültür de edinebilirsiniz. Fakat bu kültür ciddi değildir, bulanıktır. İnsanlar olgunlaştıkça romana itibar azalacaktır ve azalmaktadır.

Siyasî Edebiyat

Romanın dışında insanı inceleyen bir başka ilim de siyaset ilmidir. Siyaset, insanla cemiyetin, cemiyetlerin münasebetlerine ve insan ruhuna ışık tutan bir ilimdir. Bu itibarla siyaset ilmiyle yakından ilgilenmemiz ve ona edebiyatın bir dalı olarak itibar etmemiz lüzumlu ve faydalı olacaktır. Bu işte evvelâ Avrupa'nın yaptıklarını bilmekle mükellefiz. Yani dünyanın tek düşünce adamı, tek siyasetçisi Marks değildir. Marks'tan önce çok daha büyük adamlar gelmiş, Marks'tan sonra da gelmiş ve gelecektir.


Marks belli bir devirde belli bir cemiyetin belli meselelerine ışık tutmaya çalışmış bir fikir adamıdır. Elbette değeri vardır. Fakat bu mutlak değer değildir. Marksizm bir ideolojidir. İdeoloji ilmi de içine alır, fakat ilmin yanında başka aldatmacalara da başvurur. İdeolojilerden kurtulmanın tek çaresi ilmi tanımak, siyaset ilmini tanımaktır. Maalesef biz masal dinlemeye alışmış insanlarız. Masallarla oyalanıyoruz ve ilmin ciddi sesi, çatık çehresi hoşumuza gitmemektedir. Oysa mutlak olarak politika ilminin getireceği ışığa muhtacız.
Batı'ya karşı kendimizi müdafaa etmek için mutlaka siyasî edebiyat kurulmasına muhtacız. Evvelâ Batı'yı tanımaya, sonra kendi siyasetnamelerimizi bilmeye, bunlar üzerinde düşünmeye, tahliller yapmaya muhtacız. Kelile ve Dimne'den başlayarak kendi siyasî eserlerimizi birer birer ele alıp nasıl bir toplumda, nasıl bir çevrede doğdular, neyi, nasıl ifade ettiler, ahlâkla münasebetleri nedir, ahlâkın dışında bir politika olur mu, olmaz mı? Bütün bu meseleleri aydınlatmalıyız. Frenklerin politika ilmine karşı, bizim İslâmî bir politika ilmi kurmamız şarttır. Bunun için de evvelâ mevcudu bilmekle mükellefiz. İster istemez bu konularda metot olarak hocamız, Batı olacaktır. Onların büyük tecrübeleri, büyük başarılar vardır. Batı insanı bugün insan ve cemiyet problemlerini son derece iyi bilmekte ve bu problemlere karşı son derece uyanıktır.
Efendim, şimdilik maruzatım bundan ibarettir. Size lâyık bir konuşma yapamadım, affınızı dilerim.

Ahmet Kabaklı: Efendim, pek tabiî, büyük düşünce adamlarının tevazuları da o ölçüde büyük oluyor. Muhtevalı bir sohbeti bize lütfettiler. Kendilerine müteşekkiriz.


Cahit Atasoy: Efendim, siyaset ilmi çareler arama, tedbirler almak mânâsında midir?


Cemil Meriç: En geniş mânâda insanları idare etme sanatıdır. Devletle fert arasındaki münasebetleri en iyi şekilde yürütmek sanatıdır.

Cemil Atasoy: Şöyle bir şey akla geliyor. Tedbirleri alacak olan, insandır. Böyle bir insanın yetişmesi mühimdir. Meselâ Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Mehtapları'nda dert yanar: Tarihi, yenmek yenilmek açısından öğrendiğimizi ifade eder. Halbuki bizim medeniyet tarihini bilmemiz gerektiğine işaret eder. Bu bakımdan, tedbir alacak komple insanı yetiştirmek meselesi çok mühimdir.
Bir gün bir yabancıyla arabada giderken, radyodan verilen on altıncı asra ait bir musiki dikkatimizi çekti. Bu yabancı sanatkârın eser hakkındaki kanaati şöyleydi: "Muhteşem bir üslûp." Yine Hamdullah Suphi Bey bir konferansında anlatmıştı, bir Yugoslav tarihçisine Süleymaniye Camiini gezdiriyormuş. Tarihçi kendisine "Bu camii kimler yaptı?" diye sormuş. Hemen arkasından ilâve etmiş. "Bu camii sizler yapamazsınız."
Bizim mimarîmiz, edebiyatımız, musikîmiz, resmimiz zirveye yükselmiştir. Hepsi mücessem ve hepsi yüksek. Büyük devlet adamları yetiştirmişiz. Yavuz Selim'e bir gün veziriazamı der ki: "Beni azat edin. Sizin ani kararlarınız karşısında bir gün benim de boynum gidebilir." Yavuz'un cevabı şöyle: "Bre mel'un, ben seni çoktan azat ederdim, çoktan boynunu vurdururdum ama, senden daha iyisini yerine koyamam." Yine, bir Fatih rastgele yetişmiş değildir. Onu yetiştiren bir anne vardır, bir çevresi var, hocaları var. O yaşta o başta nasıl birkaç dil bilmektedir? Bunu ifade etmek istiyordum efendim.
Ahmet Kabaklı: Bizim mütefekkirler arasında da Süleymaniye'yi bizim yapmadığımız şeklindeki kanaat almış yürümüştür. Bazılarına göre Osmanlı, bir işgal gücüdür. Ne yazık ki kendi tarihçilerimizden bazıları da bu düşüncededirler. Lavoisier

Ayhan Songar: Cahit Bey'in konuşması bana bazı şeyler hatırlattı. Bir ufak tarih bilgisi arz etmekle zannediyorum bazı mukayeselere imkân vereceğim: Fransız İhtilâli Lavoisier'nin kafasını kesmiştir. Lavoisier (Lavuaziye), yanma hadisesinin bir oksidasyon olduğunu havada oksijen diye bir gazın bulunduğunu keşfeden, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kimya âlimlerinden biri. Yine Lavoisier, metabolizma denen hadiseyi, yani organizmada alınan besinlerin kullanılmasını ilk tetkik edenlerden ve bugün de geçerli birçok teorileri ortaya koyanlardan biri. Kendisinin Paris'te laboratuarı var. Burası dünyadaki bütün ilim adamlarının ziyaretgâhı. Kendi gayreti ve kazancıyla burayı, ilim adamlarına açık tutmaktadır. Son derece de vatansever bir adam. O zamanlar kurulmuş olan bir ziraî teşkilâtın ve Fransız barut komisyonunun âzası.
Fransız ihtilâlinde Lavoisier tevkif edilir. İtham edildiği suç da şu: Tütünü nemlendirip ağırlaştırma. Tütünü satan kendi olmadığına göre böyle bir suçlama yersizdi. Lavoisier bir metot bulmuştu. Tütünlerin kırılmasını önlemek için, onları nemlendiriyordu. Bugün de bilindiği gibi dünyanın her yanında tütünü muhafaza için bu metot kullanılır.
Bu Lavoisier'nin mahkemesinde âzalardan Mara da bulunmaktaydı. Mara âlim olma merak ve iddiasında ama sadece nutuk atma meraklısı. Neticede idama mahkum edilen Lavoisier, bir tecrübeyi tamamlamak için iki gün mehil ister. İhtilâl mahkemesinin cevabı şudur:İhtilâlin âlimlere ihtiyacı yok. Daha sonra giyotinle başı kesilen Lavoisier için bir tarihçi şunları söylüyor. "Bu başı kesmek için, bir an yetti, fakat böyle bir başı tekrar meydana getirmek için asırlar kâfi gelmeyecektir."
İhtilâlden iki sene sonra Fransa'da tekrar bir mahkeme kurulur. Mahkemeyi kuran da ihtilâli yapan cumhuriyet idaresidir. Onu vefatından iki sene sonra gıyaben muhakeme eder. Onu beraat ettirir, iade-i itibar ettirir ve muhteşem bir cenaze töreni tertip eder. Adeta Lavoisier'nin hatırasından ve Fransız milletinden özür diler.
Tarih tekerrürdür. Bir de kendi cemiyetimize baktığımızda aradaki farkı görmüş oluyoruz. Bu mukayeseyi yapabilmeniz için bunları arz ettim. Ayrıca Cemil Meriç üstadımıza bir noktada çok teşekkür ederim. Beşerî ilimleri sayarken psikiyatri üzerinde de durdular.
Psikiyatriyi kuru bir tıp dalı zannedenler vardır. Psikiyatri insan düşüncesine, insan diline, tefekkürüne bir yerde müdahale eder ve onun patolojisini de tetkik eder. Beşerî ilimlerin en mühimidir, diyebilirim. Mensubu bulunduğum meslek namına da Sayın Cemil'e bu müşahedeleri bakımından ayrıca teşekkür ederim.



Tahir Kutsi Makal : Değerli ilim adamımız sayın Cemil Meriç'i iftiharla dinledik. İstifade ettik. Ancak ben muhterem hocamızın roman konusundaki düşüncelerine iştirak edemeyeceğim. Siyaset tarihi, edebiyat tarihi elbette yazılacaktır. Ama romanın sanat olduğunu kabul etmek gerekmez mi? Psikolojinin, antropolojinin, sosyolojinin konularına girmekle birlikte o güzeli aramaktadır. Şu halde sayın üstadımız sanatın ilerde yaşamayacağını mi ifade etmek istiyorlar?

Ahmet Kabaklı : Roman var, romancık var. Bu konuda hocamızın görüşlerini de alacağız elbette.

Necmettin Hacıeminoğlu : Efendim, ben de aynı konuyla ilgili olarak konuşmak istiyorum. Bugün çağımızda, roman eski itibarını hakikaten kaybetmiştir. Fakat benim kanaatime göre kaybediş sebebi, diğer beşerî ilimlerin ilerlemiş olmasından ziyade, ideolojilerin ve politik çekişmelerin bir fırtına gibi dünyaya hakim olmasından ileri gelmektedir. Nitekim günümüzde sadece romanın değil, tiyatronun, resmin, şiirin de ancak ideolojik hedefler güdüyor ise, ideolojik muhteva taşıyor ise okunduğu ve itibar edildiği aksi halde okunmadığı maalesef acı bir gerçektir. Bu bakımdan romanı ve sanatı belli zümrelerin nazarında itibarsız hale getiren ideolojiye bulaşmış olmasıdır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde romanlar insanlara hoş vakit geçirtici vasfını devam ettirmektedir. Bugün kendi cemiyetimizde, edebiyat fakültemizde romanı, şiiri, tiyatroyu bir sanat eseri gibi incelemesi gereken talebeler, tavsiye edilen romanda ideoloji varsa kapışmakta, ideoloji yoksa alâka göstermemektedir. Demek ki roman okuyucusu var, fakat roman muhteva değiştirmiş, hedef değiştirmiştir.
Roman, hiçbir şey olmasa, sosyal ilimler yüzünden beşeri meseleleri ele almak vasfını kaybetse, ideolojik sebeplerle yazılmasa, dilin imkânlarını en güzel şekilde ortaya koymak, sadece dili güzel kullanmak mümaresesini (maharetini) temin için dahi vazgeçilmez bir sanat eseridir. Bu itibarla ben, üstadımıza beşerî ilimlerin gelişmesinden ziyade, ideolojilerin istilâsı yüzünden romanın hedef ve mahiyet değiştirdiğini arzetmek istiyorum.

Cemil Meriç : Romanın garip bir kaderi var. Eski Yunan'da ilimler gelişmeden hepsi birden felsefenin içindeydi. Yani felsefe, fiziği de metafiziği de kucaklıyordu. İlimler yavaş yavaş geliştiler, istiklâllerini aldılar, böylece felsefeden koptular. Yani bir papatyanın yapraklarının kopuşu gibi, felsefe sadece papatyanın sapı olarak kaldı. 19. asırda Auguste Comte'tan sonra sosyoloji, yine aynı asırda psikoloji istiklâllerini aldılar. Bugün felsefe denince, ne psikoloji, ne de sosyoloji anlaşılıyor. Roman da zamanımızda beşeri ilimler gelişmeden hüviyetlerini kazanmadan önce hepsini kucaklıyordu. Bir tecrübe sahasıydı; geniş bir saha. hürriyet sahası...Edebiyat nevileri içersinde kanunu olmayan tek nevi romandır. Yani cinnete de açıktır, akla da açıktır. Her türlü cesarete açıktır. Sayfası da belli değildir, konusu da belli değildir. Bütünüyle mutlakı kucaklamak kabiliyetinde, emperyalist bir edebiyat türüdür. Bu, romanın hem felâketi, hem ihtişamı. İhtişamı, çünkü, meselâ Balzac bütün cemiyeti romanın konusu yaptı. Haddizatında Fransa'da yetişen tek büyük sosyolog bence Balzac'dır. Yani Balzac'la sosyoloji müşahhas olarak ilim hüviyetini kazanır. İnsanın hareketlerini tayin eden saikler, ihtiraslar, heyecanlar bütünüyle psiko-sosyoloji romana girer. Bir toplumu çamurdan ve kandan rüyalarıyla, mistik tarafları ve çirkin taraflarıyla, maddesiyle, hayatı romana sokan Balzac'tır. Bu itibarla romanın muhteşem bir hudutsuzluğu var.
Fakat beşeri ilimler geliştikçe romanın muhtevası azalmaktadır. Felsefenin başına gelen akıbet, romanın başına da gelecektir diye düşünüyorum. Yalnız şu var: Bugün bizim gibi, beşeri ilimlerin gelişmediği, beşeri ilimlerin büyük eserler vermediği ülkelerde elbette roman yaşayacaktır. Buyurduğunuz gibi romanı roman yapan en belli başlı taraflarından biri üslûptur. Romanı roman yapan faktörlerin başında üslûp gelir. Büyük romancıların hepsi büyük üslûpkârlardır. Fakat ben uzak bir istikbalden bahsederek, belki yarın ihtiyaç kalmayacaktır dedim. Yoksa romanın cemiyetlerde büyük hizmetler gördüğü, ilimlere yardımcı olduğu, felsefe gibi birçok ilimleri emzirdiği gerçeğini kabul etmiyor değilim.
Müsaade buyurursanız şu nokta üzerinde durmak istiyorum. Meselâ bir Kemal Tahir çıkıyor, Osmanlı toplumunu romanlaştırıyor. Kemal Tahir bu düşüncelerini yazı olarak, deneme olarak kaleme alsa birçok itirazlarla karşılaşır. Roman oldu mu karşılaşmıyor. Roman büyük hürriyet veriyor yazara. Adeta sorumsuzluk fetvası veriyor.
Bir ilim adamından beklediğimiz ciddiyeti, katiyyeti romancıdan beklemiyoruz. Halbuki gerçekten olgunlaşan bir cemiyette roman, yerini meselâ denemeye bırakabilir. Çünkü deneme de üslûp endişesiyle kaleme alınır. Romanda üslûp ne kadar aranılırsa, denemede de o kadar aranılır.
Endişeleriniz son derece yerindedir. Sanat eseri, sanat eseridir. Fakat bu sanat eseri bir maceraya dayandığı için, okuyucuyu tecessüsünden yakaladığı için, bence istikbalde aynı itibari göremez. İnsanlar hikâye dinlemekten usanacaklardır. Yani hikâyenin yerine ilim geçecektir.


Roman ve Deneme

Romanın esasen hikâye kısmını atarsanız, denemedir. Deneme ile roman arasında tek fark birisinde bir maceranın oluşudur. Romandan macerayı çıkarırsanız bu fark ortadan kalkar. Macera nispeten çocuk kavimlerin, çocuklu kavimlerin fazla itibar ettikleri, fazla yumulduğu yemdir. Bu yeme ihtiyaç yok. İnsanlar söyleyeceklerini açıktan açığa söyleyebilirler.
Bir psikologun bir kitap yazarken ilmî hazırlıklara ihtiyacı vardır. İlmî mahiyetin daha sulandırılmış sekli, denemedir. Denemeci, bir laboratuar adamı kadar, kesin, sahih konuşma mecburiyetinde değildir. Yani deneme, belli bir zaman için romanın yerine oturabilir, diyorum. Ben romanın, meselâ 21. asırda aynı itibari, alâkayı göreceğini tahmin etmiyorum. Bu sadece bir faraziyedir. Elbette "güzel", edebiyatın ezelî konusudur. Her yazar edebiyat çerçevesi içinde güzel yazmaya mecburdur.
Deneme romanın bütün üslûp ustalıklarını kendinde toplamak mecburiyetindedir. Deneme romanın yerine pekâla geçebilir. Romanın gösterdiği bütün cesareti deneme de gösterebilir. Çünkü onun da sınırları kat'ı olarak çizilmiş değildir. Romanın hususiyeti, insanı belli vakalar içersinde göstermesidir. Bu belli vakalarla okuyucuyu sürüklemesidir. Romana gösterilen itibar bir yerde marazi bir itibardır. Sıhhatli bir toplumun romana ihtiyacı yoktur. Romanın yerine sinema geçiyor, televizyon geçiyor. Sizin de buyurduğunuz gibi ya ideolojinin elindedir yahut sadece hırsız polis hikâyesi haline gelmiştir. Bu kadar münferit, bu kadar alelâde vakalar tecessüsümüzü tahrik ediyor.
Vaktiyle şövalye romanları vardı. Bunlar hiçbir edebî değerleri olmamasına rağmen bütün dünyayı istilâ etmişti. Akla sığmayan maceralar... Devler, cinler, büyü. Don Kişot bu romanların tenkidini yapmak için sahneye çıkarıldı. Cervantes'ten daha önce fermanlar çıkarılmıştı. Sarlken romanların basılmasını, yazılmasını kesinlikle yasak etti. Vaizler kilisede romanlar aleyhinde konuştular. Fakat Sarlken bir taraftan romanları yasak ederken bir taraftan da gizli gizli roman okuyordu. Roman manastırlara da girmişti. Saint Theresa gibi bir azize evvelâ şövalye romanları yazmakla ise başladı. Hayatını Hıristiyanlığa vakfeden, Ispanya'nın ve Avrupa'nın yetiştirdiği en büyük yazar olan Theresa bile roman yazmak zaafından kendini kurtaramamıştır.


Romanın zaman zaman bir cemiyetin edebiyat gıdası haline gelmesi, okunan tek şey olması, bir parça tembelliğe alıştırıyor insanları. Bir parça muhayyele alıştırıyor ve insanı realiteden uzaklaştırıyor. Bugünkü roman hakkında böyle bir mahkumiyet kararım yok. Romancı elbette çok muhteremdir ve çok büyük işler yapmaktadır. Hele bizim gibi ilmin tadını ciddi olarak tatmamış cemiyetlerde romanın başaracağı çok iş vardır. Tabiî okuyucunun kültür seviyesini de dikkate almak lâzım. Roman okunuyor, deneme okunmuyor. İlim kitabı hiç okunmaz.
Romanı okutan maceradır, üslûp sıfatına bile lâyık değildir. Büyük romancı sayılan Kemal Tahir'in de üslubu kırık dökük, deli dolu bir üslûptur. Yani Kemal Tahir bir üslûpkâr değildir. Kemal Tahir vak'alardaki cazibe yahut ideolojik sebeplerle okunmaktadır. Yani Türkiye'de roman, edebiyat eseri olduğu için okunmuyor, roman, roman olduğu için okunuyor. Peyami gibi kaç romancı var? Demek ki, roman çağımızın büyük edebiyat türüdür. Yalnız yegâne edebiyat türü olması, endişeye sezadır.
Bütün büyük adamlarda roman okumaya karşı bir alâka vardır. Darwin de böyleydi. Don Kişot da bu iptilâyı önlemek için kaleme alınmıştır. Bu eserde, insandaki bu iptilanın köklerine inilmiştir. Romanın cemiyeti nasıl tahakkümü altına aldığı ortaya konmuştur. Roman, hikâye insanların zaafıdır. Ben de çok okudum roman ve hâlâ okumaktayım. Bütün ciddiyetimize rağmen hepimizin kültür temelinde romanların oynadığı rol büyüktür.
Romancının kocakarı hikâyelerine yanaşmaması ve eserini hiçbir ideolojiye alet etmemesi elbette temenniye şayandır. Kıymetli dostum Kutsi Bey'i tenzih ederim. Büyük romancılar da öyle yapıyorlar. Fakat bizim gibi hikâye dinlemeye meraklı, ciddiye sırtını çeviren bir toplulukta romanların çok fazla alâka görmesi de temenniye şayan değildir. Söyleyeceklerim bundan ibarettir.

Kutadgu Bilig

Nermin Pekin : Efendim, ben biraz mevzuu değiştireceğim. Siyasetnamelerden söz edilmişti. Bizim, Batılıların siyasetnamelerinden önce Kutadgu Bilig adlı eserimiz var. Eser okutmak gayesiyle sanıyorum, müşahhas bir şekilde kaleme alınmış. Hem de manzum olarak yazılmıştır. Batı'dan çok daha evvel. Acaba bu konuda Sayın Cemil Meriç'in düşünceleri nelerdir?


Cemil Meriç : Hanımefendi, ilk eski siyasetname Hz. İsa'dan bin yıl önce yazılmıştır. Ve Asya'nın siyasî düşüncesinin temeli olmuştur. Bu eser Farsça'ya, Arapça'ya defalarca tercüme edilmiş (Kelile ve Dimne). Türkçe'ye Hümayunname ismi altında tercüme edilmiştir. Yani Batı, Asya düşüncesinin tesiri altında gelişmiştir. Buyurduğunuz gibi Kutadgu Bilig de çok değerli bir kitaptır. Fakat şunu hemen kaydetmeliyim; Batıyla Doğu arasında başlıca şu fark var: Doğuda hikmet-i ameliye başlığı altında toplanan edebiyat nevileri çoktur ve hepsinin de temelinde ahlâk vardır. İslâmiyet vardır. Yani mükemmel insan vardır. Biz ahlâklı bir kavimiz. Biz Müslümanız. Müslümanlıkta önce ahlâk, önce din vardır. Batının siyasetnamelerinde böyle bir kayıt yoktur.
Bu siyasetnameler soğukkanlı, kalbi ve ruhu bir yana bırakan, insanı bir hekim soğukkanlılığı ile incelemeye çalışan, insanı zaaflarıyla ele alan kitaplardır. Yani sanat değildir siyasetname, doğrudan doğruya ilimdir. Bu itibarla bizim siyasetnamelerimizle Batınınkiler arasında fark vardır.
Machiavelli insanı ikiye ayırır. Birisi mimarlar, idare edenler, diğeri tarihin malzemesi. Yani geniş kalabalıklar sadece tarihin malzemesidir. Kum gibi, harç gibi cansız bir malzemedir. Batı'nın gayesi hiçbir zaman mukaddes olmamıştır. Batı'nın gayesi evvelâ kendi insanına boyun eğdirmek, sonra dünyaya boyun eğdirmektir. Bizde bütün siyasetnameler mükemmel insan nasıl yetiştirilir, cemiyet nasıl refaha kavuşturulur gibi bir gayeye dayanır, normatiftir. Tabiî Hint'te bu yoktur. Hint'te Kelile ve Dimne'nin ahlâkı çırılçıplak bir ahlâktır. Bizdeki Kutadgu Biligler, elbette mevzundur, çok okunmuştur. Ama insanın mükemmelleşmesi değil de nasıl idare edileceği esastır. Yani Batı'da siyasetname aklın çiğ, her türlü zarafetten mahrum sesidir.


Mustafa Kafalı : Kutadgu Bilig'deki hususiyetin Şark için de ayrı bir mümtaz yeri vardır. Kutadgu Bilig'de aranan şey, nizamdır. Her ne kadar bugünkü Türkçe'ye "Saadet Veren Bilgi" diye çevrilmişse de aranan saadet, nizam içinde bulunmaktadır. O nizam anlatılmaktadır. Yani devlet anlatılmaktadır. Devlet, nizamı getirecektir ve saadet öylece bulunacaktır. Devlet olduğu zaman, saadet vardır. Ayrıca Kutadgu Bilig'deki hususiyet de şudur: İdealize etmek yerine, ideal olan bir nizamın tespiti. Yani bir arayış değil, yaşanan bir şeyin kaleme alınışı vardır.
Üstadımıza burada teşekkür etmek isterim, Batı ayrı bir dünya, bir Hıristiyan dünya. İslâm Türk dünyasında apayrı bir ruh var. Görebildiğim kadarıyla, Batı'da, meselâ bir hürriyet, bir adalet mefhumu daima aranan şeylerdir. Hak, hakkaniyet de öyle... Bütün bunları elde edebilmek için bir mücadele vasatı yaratılmaktadır. Halbuki Türk İslâm dünyasında bunlar idealize edilen şeyler olmayıp yaşanan şeylerdir. Zaman zaman kaybedilse dahi, yine yaşanacağından eminim. Bütün bu değerleri, idarede, cemiyet hayatında, sanatta, edebiyatta görmek mümkün. Batı'da eserlerde bir samimiyet bulamazsınız. Onun yerine soğuk, katı ve despot bir hava vardır. Şark'ta ve Türk İslâm dünyasında ilim hürdür. İlim adamları, ilimde muhtardır ve hürmet görürler. Meselâ bir Süleymaniye'de samimiyeti, fazileti, hürriyeti rahatlıkla görmek mümkündür. Despotluk asla yoktur, orada çalışan emeğinin karşılığını almıştır. Sanatkâr gönlüyle gelmiş ve orada bir âbide meydana getirmiştir. Batı'da büyük bir âbide meydana getirilir, ama kamçıyla, despotlukla. Bizim dünyamızda bir ilim adamının katledilmesi, onun hakkında ferman verilmesi katiyyen söz konusu değildir.

Gazete, Dergi ve Kitap

Gültekin Sâmanoglu : Efendim ben Sayın Cemil Meriç'ten gazeteler, dergiler ve kitaplar arasındaki münasebet hakkında bilgi rica edeceğim. Bu konuda bir makalesini okumuştum, çok güzeldi. Ben şahsen zamanın, günün şartları sebebiyle kitaplara vakit ayıramıyorum. Ancak gazetelere sığınabiliyorum. Kitap okumak bana zor geliyor. Tabiî bu durum, bizden sonraki nesillere, Türkiye'yi idare edecek olan nesillere daha kötü bir şekilde intikal edecek. Bu bakımdan, değerli hocamızın bir sohbet yapmalarını rica edecektim.



Cemil Meriç : Efendim, çağımızın insani alâkası parçalanan ve bir nevi afyonkeş haline getirilen insandır. Düşünen değil, bazı belli düşünceleri kabule mecbur edilen bir insan. Kitle haberleşme araçları, gazete, televizyon sığ bir kültürü yaymakta ve ciddi kültüre karşı duyulan alâkayı da azaltmaktadır. Hegel, gazete için "sabah duası" diyor. O zamanlar gazete bir kültür taşıyıcısıydı. Gazeteyle dergi arasında bir fark yoktu. Zamanımızda gazeteler bir ticaret metaı halindedir. Hedefi, uyandırmak, ışıklandırmak değildir. Sadece belli haberleri istenilen şekilde aktarmak, telkin etmek, okuyucuyu bir nevi medyum haline getirmek, alışkanlıklarının esiri haline getirmek ve mümkün olduğu kadar düşündürmemek...
Valéry'nin politikayı tarifi şöyledir: "Politika insanları kendilerini ilgilendiren meselelerle uğraşmaktan alıkoymak sanatıdır." Şimdi böyle olunca, gazeteler de bir nevi endüstri müessesesidir. Bu müessese kendi istediği biçimde hakikati biçimlendirir. Hakikati belli ölçülerde kalıplar içine dökerken aynı zamanda düşünceye de yer veriyor. Yalnız, irfanı gazeteye hapsettiniz mi haysiyetini kaybeder. Çünkü gazetenin bir günlüktür ömrü. Gazete sigara gibi içilecek, limon gibi sıkılıp bitecektir. Fıkraların, haberlerin hepsinin ömrü bir günlüktür. Ağırlık merkezi belli düşüncelerin telkin edilmesidir. Bu bakımdan gazetede romandan daha fazla tehlike mevcut. Romanın gelişmesinde gazetelerin rolü büyük olmuştur. Gazete tefrikacılığı geliştikten sonra roman bütün dünyayı istilâ etmiştir. Haddizatında roman da, gazete de bir kaçma mekanizmasıdır. Gündelik hayatın incir çekirdeğini doldurmayan vakaları üzerine eğilmekle değerli vaktimizi öldüren bir mekanizma. Gazeteleri kültürün başlıca kaynağı telâkki etmek yanlıştır. Çoğumuz üç dört gazete birden okuruz. Kitaba, ciddi kitaba ayırdığımız zamanla gazetelere ayırdığımız zaman arasında yapılacak mukayese son derece aleyhimizdedir. Yani gazete fanidir, ancak belli bilgiler elde etmek için okunur. Bu bilgiler de politikanın konusunu teşkil ediyor, o bakımdan sürükleyicidir. Bu arada birkaç fikir adamının oraya düşen yazıları da ruhumuza sevinç vermektedir. Fakat bunun dışında bir posadır gazete. Gürültüden ibarettir. Aynı zamanda gazete bir hastalığın da taşıyıcısı oluyor. Bu hastalık, yazı yazmak hastalığı. Umumiyetle çağımızda en fazla yayılan hastalıklardan biri de yazı yazmak hastalığıdır. Eline kalem alan, mutlaka yazı yazmak mecburiyetinde. Yazamazsa, slogan yazma mecburiyetinde. Bu sloganperestliğin kaynağı da grafomanidir. Grafoman, çok okur, gazeteleri didik didik eder. Böylece dolar, boşaltmak için eline kalemi alır. Hiçbir şey yazamazsa, gider cami duvarına slogan yazar. Gazete ciddi bir rehber ve güvenilir bir kaynak olmaktan uzaktır. Ama çok sevdiğimiz insanlar bu hareketin içindedirler. İster istemez bu harekete katılırlar. Çünkü yirminci asrın bir mecburiyetidir bu. Bir Ahmet Kabaklı'nın gazetede yazı yazması, Ahmet Kabaklı için bir fedakârlıktır, bizim için de onu gazetede okumak bir fedakârlıktır. Çünkü Ahmet Kabaklı gazeteci değildir ve olamaz. Bir kültür adamıdır, irfan adamıdır. Ne yapalım ki gazetede okumak mecburiyetinde kalıyoruz. Bir takım mecburiyetler bir insanı olması gerekenden başka şekle sokmaktadır. Bu hazindir, trajiktir fakat reeldir. Dergiye gelince; dergi daha geniş soluklu, daha geniş imkânları olan ve istikbale kalacak olan bir nesir vasıtasıdır. Tefekkürün kalesidir. Birçok insanlar kitap yazmak ve bastırmaktan mahrumdurlar. Dergi daha geniş imkânlar önümüze serer. Bir memleketin irfanını tetkik etmek için, mutlaka dergilerine eğilmek mecburiyetindeyiz. Birçok büyük adamların, kitapları yayımlanmış olan yazarların yazılarının bir kısmi dergi sayfalarında kalmaktadır. Bu bakımdan, dergiler kütüphanelerin en ciddi, en zinde malzemesidir. Kitap ise daha çatık kaşlı, daha smokinli düşüncedir. İndeks yapmak gibi bir takım mükellefiyetler yükler yazara. Bu itibarla dergi gazeteyle kitap arasındadır. Düşüncenin gerçek taşıyıcısıdır, her türlü düşünceye açıktır, donmamış genç ve gerçek düşüncedir. Dergi bir memleketin fikir aynasıdır. Kitap ise fikri mumyalaştırır, kaditleştirir. Bilmiyorum, arzedebildim mi?

Siyasî Kültür ve Aydınlar

Cemal Ertek : Efendim, siyasî kültürün olgunlaşması, izm'lerin, Marksizm'in yayılmasına sebep olan siyasî kültür boşluğunun doldurulması için çocukların eğitimine alfabeden başlamak gerektiğine inanıyorum. Hele bu sene çocuk yılı olması münasebetiyle çocuklarımızın beyinlerinin, buyurduğunuz gibi adeta afyon yutturularak yıkanmalarını müşahede etmemiz karşısında bir tohumu nasıl ekmemiz lâzım gelir, ters ideolojilerin körpe dimağlarda yeşermemeleri için, ne gibi tedbirler almamız gerekir? Ayrıca ben siyasî edebiyatımızın da bir folkloru olduğuna inanıyorum. Halkımızın arasına maalesef, atalarımızın olmadığı halde, "sana dokunmayan yılan bin yaşasın", "çirkefe taş atma sana da sıçrar", "bükemeyeceğin eli öp" vs. gibi tamamıyla siyasî literatürle bağdaştırılabilecek bazı deyimler sızmıştır. Ben bunları siyasî folklor olarak isimlendiriyorum. Bu konuların da işlenmesi lüzumuna inanıyorum. Siyasî edebiyatın boşluğuna varmadan önce bu noktaların belirtilmesi gerekiyor. Hocamızdan bu konudaki düşüncelerini rica ediyorum.


Cemil Meriç : Çok mühim bir yaraya parmak bastınız. Evvelâ sunu kabul etmek lâzım: Tedbirin de terbiyeye ihtiyacı vardır. Biz gelecek nesillerin iyi yetişmesi için evvelâ kendimizi iyi yetiştirmeliyiz. Marksizm'e karşı en iyi ilâç yine izm'lerdir. Düşünceyi bir bütün olarak almak ve izm'leri bu bütün içinde görmek mecburiyetindeyiz.
Hepimizin siyaset literatürü son derece sığdır. Evvelâ siyaset adamlarını, hocaları yani aydınları terbiye etmek lâzım. Türkiye siyasetin içine kendi insiyatifiyle değil adeta sürüklenerek girmiştir. Çünkü hepimizin bilgisi sığdır. Evvelâ biz aydınların terbiye edilmesi lâzımdır. Bu şuur aydınlar katında gerçekleştikten sonra nesilleri şuurlandırmak daha kolaydır. Evvela aydınların şuurlanması lâzım. Buyurduğunuz gibi halkın arasında "darb-i mesel" adı altında, adeta afyon gibi yutturulan bir nevi slogan edebiyatı, evet politikayla alâkalıdır; fakat politika ilmiyle alâkalı değildir. Bunlar kalabalığı düşünmekten alıkoyar. Birçok sömürücünün, politika esnafının ekmeğine yağ sürer. Bir nevi teslimiyet telkin eden bu sloganlarla mücadele etmek gerekir. "Suya sabuna dokunma" gibi sloganlar elbette bizim dünyamızın mahsulü değildir. Bunlar teslimiyet ve acz ifade eder. Maksizm'e karşı açılacak cihat mutlaka ilme dayanmalıdır. Polisiye tedbirlerle veya hüsnüniyetle yapılacak bir iş değildir bu. Maksizm'e karşı aynı ilmi cihazla çıkmak mecburiyetindeyiz. Bildiğimiz ölçüde muzaffer oluruz. Karanlıkta dövüş olmaz. Bu itibarla ben siyasî edebiyatın mekteplerimizde okutulmasına taraftarım. İnsanlık bu konuda nereye varmış siyaset sahnesinde boy gösteren fikir adamları neler bulmuşlar, işi nereye getirmişler... Bütün bunların bilinmesi gerekiyor. Biz fildişi kulede değiliz. Biz nesilleri yetiştireceğimiz gibi, kendimizi de kurtarmak mecburiyetindeyiz. Yani aydınlar da kendileri olmalıdırlar. Bu itibarla yapılacak iş büyüktür. Kendimizi tanımak, tarihimizi tanımak, sonra yapılan tahripleri önlemek, Avrupa'nın tasallutuna karşı kendimizi sağlam bir hisarla kuşatmak mecburiyetindeyiz.
Sorduğunuz suali tam mânasıyla cevaplandıracak durumda değilim. Evvelâ genç nesillerin yetişmesi bir devlet meselesidir. Aydın meselesi, kalem sahiplerinin ve cemiyetin meselesi. 40 milyon Robinson halindeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, dilimiz yok... Bu vasıfta insanların genç nesilleri düşünmesi imkânsız. Evvelâ kendimizi tanımalıyız. Müşterek bir dil, müşterek bir tefekkür dünyası yaratmalıyız. Bunun da tek çaresi bilmek ve okumaktır. Bilmek, daima İslâm'ın büyük emridir. Nesilleri aydınlatacak olan, siyaset ilmidir.





Cemil Meriç Röportajı

"Nesillerin Mirası" Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, Türkiye Yazarlar Birliği Yayını, Ankara 1986, s.586-594.

1986, Hüsamettin Aslan'ın, ünlü mütefekkir ve edebiyat tarihçisi-eleştirmeni Cemil Meriç (1917-1987) ile yaptığı röportaj.

H.Aslan : Üstadım, izninizle, sorularıma, hayat konusundaki görüşlerinizi alarak başlamak istiyorum. Şimdi hatırlayamadığım bir yerde "Hayat" der Levi Strauss, "bir bunalımlar serisidir". Onu, yani hayatı, Allah katında bir imtihan olarak niteleyenler de var, tabiî ayıklama kanunuyla açıklayanlar da. Sizce nedir hayatın anlamı?

Cemil Meriç : Hugo'nun bir sözünü not etmiştim. "Hayat mezarların çözdüğü dolaşık bir yumaktır" diyordu. Buna mukabil şöyle söyler Neyzen Tevfik: "Çözemez kimse bu dünya denilen kördüğümü/ Yaratan ..... bilir ancak onun içyüzünü/ Bir delikten çıkarak bir deliğe girmekteyiz/ Önü zulmet, sonu zulmet, ..mişim gündüzünü." Bu sözlerin hiçbiri mutlak olarak ele alınmamalı elbette. Hayyam, "Efsane söylediler uykuya daldılar" diyor. Hepimizin söylediği bir efsane var. Hepimiz bir efsane söyleyip uykuya dalıyoruz. Bu, suale sualle cevap vermek. Bu suale cevap verilmez. Zor sualler bunlar. Münker Nekir sualleri gibi. Bir şairde mutlak hakikat aramak yanlış. Şair sözü... İlham var. Sokrat, bütün düşüncelerinin demon'dan geldiğini söyler. "Benim bir demon'um var, beni o konuşturuyor" derdi. Herkesin bir demon'u var. Yukarıdaki mısraları böyle anlamalıyız. Belli anlarda doğar şairin içine bunlar, bazen bir şimşek pırıltısı gelir, aydınlatır insanı. İnsan aydınlandığını zanneder. Şimşek pırıltısı geçtiğinde daha koyu bir karanlığın içinde kalır insan.

H.Aslan: Ölüm hakkında ne düşünüyorsunuz? Ölümün sizdeki tedaileri nedir? Benim aklıma Camus geliyor. O, "Bu dünyada her şeyden ölüm akıyor; duvarlardan, gazetelerden ve insanların yüzlerinden" diyordu Başkaldıran İnsan adlı kitabında. İslamiyet, 'Ölüm, insanın canını Rabbi'ne emanet etmesidir' diyor.

Cemil Meriç: Ölüm, ister istemez karşılaşacağımız bir sual işareti! Ziya Paşa'nın dediği gibi "Halledemedi bu lügazın sırrını / Bin kafile geçti ulemâdan, füzelâdan."

H.Aslan: Ölümden korkar mısınız?

Cemil Meriç: Aksini söyleyemem. Somutlaştırarak anlatmak mümkün değil. Mahiyeti meçhul bir korku. Aslında bu sorular, benim bütün hayatım boyunca kendime sorduğum sorular. Hiç bir zaman cevap veremedim. Kimse verememiş.

H.Aslan: Ebediyet neden sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı olsun? "Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken tırnaklarını kağıda geçirmek istiyorsun; kağıda, yani ebediyet. Zavallı çocuk, bilmiyorsun ki, ebediyet sümüklü böceğin izleri kadar aldatıcı."(Bu Ülke, syf.182) diyorsunuz. İnanmıyor musunuz ebediyete?

Cemil Meriç: Ebediyet diye bir şey yok yeryüzünde. Burada şöhret söz konusu. Bütün şöhretler yalandır! Ebediyeti şöhret manasına kullanıyorum. Napolyon mu, Marks mı?

H.Aslan: Kültürler, genellikle içlerinde yaşadıkları insanların bunalımlarını çözen kurumlar yaratmışlar. Gazali böyle bir meseleyle karşılaştığında tekkeye koşar; oysa Gökalp bunalımlarını çözmek için intihara başvurur. Mesele bir tercih meselesi. İnsanın fikrî ölçülerini değiştirmesi bence bu. Gökalp, Durkheim'ı yani modern düşünceyi tercih etti. Ben, sizin de aynı tercih problemiyle zaman zaman karşı karşıya olabileceğinizi düşünüyorum. Bu konuda bizi biraz aydınlatır mısınız? Aklıma gelmişken söyleyeyim, meselenin çağrışımları beni Tanpınar'a götürüyor. Ölmeden onbeş gün önce günlüğünde şu soruyu soruyor kendisine: "Tanrı'ya inanıyor muyum? Evet..."

Cemil Meriç: Ziya Gökalp, Gazali değildir. Gökalp minnacık bir adamdır. Elindeki imkanlarla başka çaresi yoktu. İster istemez intihar edecekti. İntihar kapıyı açmıyor. O da Mavi Sakal'ın Kırkıncı Odası'nı açıyor. Sık sık bu meseleyle ben de karşı karşıya geldim ama korkak olduğum için intihar edemedim. Bu büyük meçhul beni ürküttü. Ben düşünceyi bir bütün olarak ele alırım. Memleketten memlekete değişmez. Ziya Gökalp'le Gazali arasında mahiyet farkı var. Ziya Gökalp, Batı'nın sofra artıklarıyla geçinen bir zattır; onları atıştırır, zaman zaman da kusar. Peyami Safa'nın çektiği ruh çilesini çekmemiştir. Sahtekârdır. Her devirde dalkavukluk yapmıştır. Talat Paşa'ya ve İttihat Terakki'ye mesela. Tarihin şımarttığı bir adamdı.
Ben daima intihar düşüncesi içinde yaşadım. İntihar beni dâûssıla gibi takip etmiştir. Şimdiyse intihar bile edemeyecek haldeyim. Hayyam'ın dediği gibi, bir masal anlattık çağdaşlarımıza ve geçip gideceğiz. Noktalayacağız bir gün.
Tanrı sorusuna cevap veremem. Tanpınar bahtiyar bir adamdı. Bu soruya cevap vermiş. İnanıyorum da inanmıyorum da. Bunlar matematik birer realite değil ki. Zaman zaman inandım. Ama ne kadar inanıyorum, bilemiyorum. Eğer Tanrı olmazsa, hayat bir curcuna oluyor. İntihar tam bir hal çaresi oluyor o zaman. Camus'nun yaptığı da bu.(1) Sisyphos Efsanesi'nde söylediği gibi, ya inanacaksın ya intihar edeceksin. Üçüncü bir hal çaresi yok. Bunlar kaypak kavramlar. Kim ne kadar inanır bilinmez. Tanpınar benden aydınlık görüyor ve 'Evet' diyor. İnanıp inanmadığımı bilemiyorum. Müslümanım, müslüman bir çevrede doğdum. Ancak ne kadar inanıp inanmadığımın cevabını mahşer günü bilebileceğim.

H.Aslan: Cemil Meriç külliyatında el atılmayan düşünce devi yok gibi. İbn Haldun'la Marks; Cevdet Paşa'yla Weber; Cemalettin Efgani ile Ali Şeriati iç içe bu külliyatta. Yani idealizmle materyalizm, laiklikle din, doğu ile batı. Bence zorlu ve çetin bir yürüyüş bu. Eklektik bir düşünür; kendini parçalanmış, çatlamış aynalarda seyreden ve bunun verdiği acıyla kıvranan bir aydın diyebilir miyiz sizin için? Arkasından sözkonusu parçalanışınızın ülkemizle ilgili yanları sökün ediyor. "Benim trajedim şu birkaç satırda; sevebileceklerim(yani sosyalistler) dilsiz, dilimi konuşanlarla(yani sağcılarla) konuşacak lakırdım yok" -parantez içleri soruyu soranın- "Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor." Nasıl oluyor da hem Büyük Doğu kadrosundan hem de Yön kadrosundan olabiliyorsunuz? Neden buna mecbur hissediyorsunuz kendinizi?

Cemil Meriç: Bu kelimeleri tarif etmeden kullanmak hata. Ben Türkiye'de gerçekten sosyalist olabileceğini sanmıyorum. Bir parça eklektiğim.(2) Her aydın bir parça eklektik olmak zorundadır. İnsan bütündür. Evet derseniz biter. Halbuki aydın olmak başka şey. Aydın olmanın insana yüklediği büyük sorumluluklar var. Bu sorumluluğun idraki başka, uygulama imkanı başka. Belki ben aydın olmanın sorumluluğunu idrak ediyorum ama icaplarına ne kadar uyuyorum bilemem.
İnsan çok meçhullü bir problemdir. Mesela dilimle Büyük Doğu'ya mensubum. İnançlarımın bir kısmıyla da öyle. Yön de bir tarafım benim.

H.Aslan: Yön'le paylaştıklarınız?

Cemil Meriç: Önce pozitivizm. Akla fazla önem verişim. Mesela Rıza Tevfik, Tevfik Fikret zaman zaman bir anlamda Yön'cüdürler. Bu problemde o kadar meçhul var ki... İnsanla ilgili hiç bir problem basit değil. Mesela Necip Fazıl'ı severim ama Doğan Avcıoğlu'nu sevmem.

H.Aslan: Geçmişte sosyalist olmanızla Yön arasında bir bağ kurulabilir mi?

Cemil Meriç: Ben hiç bir zaman sosyalist olmadım. Bilhassa materyalist hiç olmadım.

H.Aslan: "Kimim ben?" diye soruyorsunuz günlüğünüzde kendinize ve insanı kanser edecek ağırlıktaki bu soruyu şöyle cevaplandırıyorsunuz: "Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi." Sene 1974. Türkiye gibi Ortadoğu'nun göbeğindeki bir ülkede, bu yamalı bohçada, bir düşünür için yukarıdaki cevabınız yeterli mi? Kimsiniz siz? Kimlik söz konusu olduğunda sorulacak bütün sorulara cevap verebilecek bir düşünür mü yoksa arafta bir yalnız mı?

Cemil Meriç: Arafta bir yalnızım.

H.Aslan: Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızdaki müthiş makalenizi; Ruşen Eşref'in 'Diyorlar ki' adlı kitabını esas alarak yazdığınız 'Diyorlar ki' başlığını taşıyan yazınızı düşünüyorum. Elimden gelse herkese okurdum bu yazıyı. Benim çağdaşlarım, Gökalp'in bir Delf kâhinine benzediğini sizden öğrendiler. Peki ama hocam, orada sözünü ettiğiniz Türk aydınlarıyla sizin aranızdaki fark nedir? Bu ülkede Peygamber'den 'Muhammed' diye söz etmiyor musunuz? Bir batılının konuşma veya yazma biçimi bu. Hemen arkasından, İslamiyet’le ilgili olarak yazdığınız hepsi birer manifesto niteliğindeki yazılarınız geliyor aklıma. Çelişki bu. Büchner'in "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının düşünce dünyanızı, bir anlamda kişiliğinizi en çok etkileyen kitaplardan biri olduğunu söylüyorsunuz. İslamiyet'in size açıklamadığı şey neydi de bu kitaba dört elle sarıldınız? Kaderiniz bence, kimlik bunalımlarını okudukları kitaplarda çözümleyen binlerce insanın -sağcı, solcu, idealist veya materyalist olmaları bir şey değiştirmez- kaderleriyle aynileşiyor. Okumakla olmak neden aynileşsin? Bir düşünceyi öğrenmek aynı zamanda bir yaşama biçimini öğrenmektir. Doğru. Ancak, o yaşama biçimini icra etmek değil. Pratik hayatta kendilerini yaşayabilmek imkanını sağlamıyor bize, okuduklarımız.

Cemil Meriç: Biraz fazla altını çizmişim "Madde ve Kuvvet"in. Sözün gelişi öyle yazmışım. Onsekiz yaşında bir insanı çarpar elbette. Bütün hayatımı etkileyen bir tesiri olmamıştır. Belli bir çağda etkilemiştir beni. Hayatıma şâmil değildir. Bulûğ çağında, ilk defa rastlanan güzel bir kadının insan üzerindeki etkisi bu. Ama babam için aynı şeyi söyleyemem. Babama okuttum, ruh dünyasında kötü akisler yaptı. Babam hacıydı ve mûtekit bir insandı. Üzerinde resim var diye eve gelen kibritlerin resimli kapaklarını yırtardı. Onun üzerinde tesirli oldu bu kitap, benim üzerimde değil. Evladım, kelimeler hiç bir şey ifade etmiyor, görüyorsunuz, yani hem yalan hem doğru bunlar.

H.Aslan: Günlüğünüzde yazdıklarınızla kitaplarınızda yer alan düşünceler arasında çelişkiler var. Russell, "Bir düşünce sistemi" der, "Eğer yüzde yüz tutarlıysa, o düşünce sistemi toptan tutarsızdır ya da ilmî değildir." Bu tespit, "Batı Felsefesi Tarihi"ndeydi. Sanırım. Çelişkileriniz son tahlilde normal olarak da kabul edilebilir. Kitaplarınızdan birinde, "Yobaza düşmanlık tarihe düşmanlık. Yobaz en güzel taraflarımızla biziz, biz." diyorsunuz. Eserlerinizde bu türden yüzlerce ifade gösterebilirim. Oysa günlüğünüzde, "Solun kadir na-şinas davranışı beni ister istemez gericilerin kucağına değil, yanına itti" şeklinde beyanlarınız var. Gericilik nedir, sağ nedir? Yeni Devir gazetesi hangi çizgidedir? Müslümanlık nedir ki böyle söylüyorsunuz?

Cemil Meriç: Yeni Devir pek ciddi bir intiba bırakmamıştır üzerimde. Mesela Cumhuriyet'te yazmayı tercih ederdim. Gerici benim. Sağ'a antipatim yok. Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Halbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.

H.Aslan: Marksizme yaklaşımınız oldukça farklı, sizce yalnızca bir düşünme biçimi. Ortodoks marksizme ateş püskürüyor yazılarınız. Ortodoks olmayan marksist düşünürler ise daima tam not alıyor sizden; Rodinson, Schumpeter ve diğerleri... Ancak, yine de marksist düşünceyle bir çok şeyi paylaşıyorsunuz. Bunların başında düşünme biçiminiz var bence. Genç Cemil Meriç'ten olgun Cemil Meriç'e uzanan, çizgide değişmeden kalan tek unsur düşünme biçiminiz yani diyalektik yöntem. Bilgi problemine bakış açınız marksizmden izler taşıyor. Meraklı okuyucular, Mağaradakiler adlı kitabınızın 391., Umrandan Uygarlığa adlı kitabınızın 231-261. sayfalarına bakabilirler. Ayrıca, Kırk Ambar adlı eserinizde, Proudhon'u yazarken yaşadığınız iç hazzı geliyor aklıma.(3) Düşünürken ve yazarken, "Önce eylem vardı" diyorsunuz, diğer sosyalistler gibi. Önce eylem vardı; yani hayat vardı, maddi gerçeklik vardı. Bilginin kaynağının materyalist açıklaması bu. Modern bilimin bu ilkeye dayandığını kabul ediyorum. Doğru, bilimin nesnesi, araştırma nesnesi maddedir. Ama bu düşünce biçimi, İslamiyet, evet, kitaplarınızda sıkça vurguladığınız İslamiyet sözkonusu olduğunda çelişkilerden birini doğuruyor. Tehlikeli bu, İslamiyet açısından. Tehlikeli, çünkü vahyi dışarda bırakıyor. Bir şey daha var: 'Umrandan Uygarlığa'da(sf.366, dipnot), Marks'ı, Şerif Mardin'e karşı savunabiliyorsunuz.

Cemil Meriç: Hayır, bende değişmeden kalan diyalektik değildir; insan düşüncesine saygıdır. Ben insan düşüncesini İbn Haldun gibi ikiye ayırıyorum: İnşa ve haber. Haber'e olduğu gibi inanılır. İnşa ise yorum demektir ve tartışmaya açıktır. Marks da İbn Haldun ve Farabi gibi büyük düşünce adamlarından biridir. İmtiyazlı bir mevkii yoktur. O da bir insandır ve hataları vardır. Düşünen bir adamdır. Bilhassa polemik içinde ve düşmanlarıyla savaşarak düşünen bir adamdır. Düşünen hiç bir insan tarafsız olamaz. Marks'ın da hataları vardır. Proudhon'u, Saint-Simon'u, Marks'tan daha çok severim. Sert, dövüşken, haşin bir adamdır Marks. Musevi asıllıdır ve bunun düşüncelerine büyük etkisi vardır.

H.Aslan: "Otobiyografileri hep şüpheyle karşılarım. En masumları, ihtiyar nazeninler gibi aşırı bir tuvaletle çıkar tarih karşısına. Talleyrand doğru söylüyor galiba: Dilin görevi hakikati gizlemektir."(Bu Ülke, syf.197) Sizin otobiyografiniz için de geçerli mi aynı şey?

Cemil Meriç: Benimki için geçerli değil. Çünkü hiç bir siyasi hareket içinde bulunmadım. Ailem ve çocuklarım için de öyle. İlmî namusumu az çok muhafaza etmişimdir. Talleyrand bir politikacıydı. Tarihin en namussuz, en zeki adamlarından biridir. Talleyrand yükselmek istiyordu. Politikanın dili gizliliktir. Benim yükselmek gibi bir amacım olmadı.

H.Aslan: Mülkiyet karşısındaki tavrınız nedir? Daha önceki bir konuşmanızda, "Ben Müslüman sosyalistim" demiştiniz. Bu sözünüz bana gençliğinizin Tarık Mümtaz'ını hatırlatıyor. Onun 'İslamî Sosyalizme Doğru' adlı bir risalesini okuduğunuzu belirtiyorsunuz.(Bu Ülke, Beşinci Baskı, sf.29) Müslüman sosyalizmi pek itibar görmüyor bugün Türkiye'de.

Cemil Meriç: Sosyalizm Türkiye'de yaşamak için İslamî bir veçheye bürünmek zorundadır. Mülkiyet konusunda Saint-Simon gibi düşünüyorum. Mülkiyet daima tahdit edilmelidir. Topluma faydalı olduğu sürece yararlıdır. Yani herkes kendi zevki için tüketim yapamaz. Mülkiyet toplumundur. Onda, bizden önce gelenlerin de, bizden sonra geleceklerin de hakkı vardır.(4) İslamiyet de sosyalizm gibi düşüncede bir devrimdir.

H.Aslan: Stendhal eline kalemi alır, ilham gelmesini beklermiş yazarken. Siz nasıl yazarsınız?

Cemil Meriç: Özel bir merasime tâbi değildir. İlham da beklemem.

H.Aslan: En belirgin özelliklerinizden biri, dil konusundaki hassasiyetiniz değil mi?

Cemil Meriç: Bir yazar olarak dili muhafaza etmeye çalışırım. Bu konuda titizim. Hayatımın manası bu.

H.Aslan: Türk Sağ'ına ve Türk Sol'una tavsiyeleriniz nelerdir?

Cemil Meriç: Türkiye'de sol'un sağlaşması, sağ'ın sollaşması gerekir. Sağla sol arasında büyük bir fark yoktur. Gurur dargınlıkları ve benzeri şeylerden doğan ayrılıklar. Birbirlerine yaklaşmalıdırlar.

H.Aslan: Ama bugün bunun tam tersi ortaya çıkıyor.

Cemil Meriç: Ben bu kutuplaşmaya karşıyım. Kutuplaşma yobazlıktır.

H.Aslan: Üslubunuz efendim?

Cemil Meriç: Üslubum kendimdir. Benliğim, bütün hüviyetimdir. Yazdıklarım kadar yazış biçimim de önemlidir.

H.Aslan: Şiirin tornasından geçmiş bir düşünürün üslubu diyebilir miyiz?

Cemil Meriç: Yıllarca şiir yazdım.

H.Aslan: Cemil Meriç, Türk nesrine Fransız sentaksını getirdi, deniyor, doğru mu bu sizce?

Cemil Meriç: Olabilir. Fransızca'yla o kadar çok temasım oldu ki... Ben farkına varmadan bir etkisi olmuş olabilir Fransızca'nın. Edebiyata tercümeyle geçtim. Bir şuuraltı tesir.

H.Aslan: Yazılarınızı başka birine dikte ettiriyorsunuz. Konuşuyorsunuz, yazılıyor. Yazılarınızda konuşma cümleleri ağırlıkta. Dikte ettirmenizden mi geliyor bu özellik?

Cemil Meriç: Üslubum, kendim yazıyorken de, yani gözlerimin kapanmasından önce de böyleydi. Sanmıyorum.

H.Aslan: Üstadım, şiiri neden bıraktınız?

Cemil Meriç: Sevdiğim şairler vardı. Pınarbaşları tutulmuştu. Onlardan daha büyük olamayacağımı hissettim. Nazım, Yahya Kemal, Necip Fazıl. Halbuki, nesirde bana rakip olabilecek bir zirve yoktu.

H.Aslan: Aşka inanıyor musunuz?

Cemil Meriç: Elbette. İnsanlar arasındaki biricik insani his, aşk. İnsanı insan yapan aşktır.

H.Aslan: Kadınlara bakış açınız nedir?

Cemil Meriç: Büyük bir saygı ve sonsuz bir sevgi. Kadın erkekten daha yüksektir bana göre. Erkek kadın eşitliği yoktur. Vazife taksimi vardır. Kadın vazifeleriyle üstündür. Fedakârlığıyla, sadakatiyle. Hayatımdaki önemli varlıklardan biri kadın, diğeri kitap.

H.Aslan: "Bir kadınla yemeğe mi çıkıyorsunuz" der Nietsche, "Sakın kırbacınızı yanınıza almayı ihmal etmeyin."

Cemil Meriç: Budala. "İnsanın tanrı olmadığının tek belgesi göbekaltıdır" diyor bir yerde de. Küçüklük duygusundan ileri geliyor onun bu özelliği. Kadın bahsinde hiç bir zaman tatmin olmamıştır. Davet edildiği düğünde, geline evlenme teklif eder. Salaktı hazret. Dâhi bir salak. Tam bir erkek değildi çünkü tam bir insan değildi. Farkında olmadığı bir zaafı vardı kadına. Delirdi zaten.

H.Aslan: Kadınlar bahsinde hayatınızdaki en büyük yeri işgal eden kadın kimdir efendim?

Cemil Meriç: Ölenlerden karım Fevziye, yaşayanlardan Lamia. Karımı çok severim. Kırk yılın üzerinde bir beraberliğimiz oldu onunla. Fevziye tam bir aile kadını, mükemmel bir anneydi. Daima rahmetle anarım. Sakin bir zevceydi. Roma'yı Roma yapan asil ve büyük kadınlardan biriydi. Menteşoğulları boyundandı.

H.Aslan: Lamia Hanım'dan sözeder misiniz?

Cemil Meriç: Son derece sevdiğim ve son derece saydığım müstesna bir insandır. İnsanlar arasındaki yerini bulamamıştır. Talihsiz bir izdivaç yaptı. Hz.Ebubekir soyundan geliyor. Son derece fedakârdır. Hastalığımda bana gösterdiği şefkat emsalsizdir. İnsanlığın yüzünü ağartan bir fedakârlık. Mükemmel bir hocadır. Hayatımın en mükemmel arkadaşı. Talihim benim. Karım öldükten sonra onun yerini ancak Lamia Hanım doldurabilirdi. İngilizce öğrenimine dört yaşında başlamıştır. Ana mektebini ve Arnavutköy Kız Koleji'ni birincilikle bitirmiştir. Hasan Âli Yücel döneminde başarılı öğrencilerin diplomalarını Roosevelt imzalardı. Diplomasında Roosevelt ve Hasan Âli'nin imzaları var. Çok mükemmel bir İngilizce hocasıdır Lamia. Tanpınar'ın öğrencisidir. Reşat Nuri ile akrabadırlar.

H.Aslan: Kızınız efendim?

Cemil Meriç: Kızım mükemmel ve emsalsiz bir evlattır. Talihim bu. Bedbahtlık içinde bahtiyarım.

H.Aslan: Ne tür müzikten hoşlanıyorsunuz?

Cemil Meriç: Umumiyetle alaturkayı severim. Sevdiğim bir insanla dinlemeliyim müziği. Sevdiğim insanla birlikte dinlediğim müziği severim. İster otobüs müziği olsun ister klasik. Farketmez. Türkülere özel bir zaafım yok. Ama sevdiğim türküler de var.

H.Aslan: Hangileri mesela?

Cemil Meriç: Şu anda sıralayamam.

H.Aslan: Şiiri bırakışınızın tarihini hatırlıyor musunuz?

Cemil Meriç: Acaba bıraktım mı? Söyleyemem ki bunu. Nesri şiir haline getirmeye çalıştım.

H.Aslan: Büyük yazar olmak için sizin hayat çizginize benzer bir yolu katetmek gerekir mi?

Cemil Meriç: Gerekir. Acılar insan ruhunu biliyor. Acı çekmeyen, insan olamaz.

H.Aslan: Sizin için demokrat diyebilir miyiz?

Cemil Meriç: Elbette evladım. Gerçek bir demokratım. Liberal ve demokratım.

H.Aslan: Yazılarınızdan birinde "Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede" yaşadığımızdan söz ediyorsunuz.

Cemil Meriç: Evet. En kötü yanımız müsamahakâr olamayışımız. Herhalde Moğollar'dan kalma bize.

H.Aslan: Liberal terimini hürriyet anlamında mı kullanıyorsunuz?

Cemil Meriç: Evet.

H.Aslan: Aydınlarımız konusunda söyleyecekleriniz var mı efendim?

Cemil Meriç: Bu konuda söyleyeceğimi söyledim galiba. Türkiye'de aydın yoktur. Çünkü mesuliyet yoktur. Taşıma suyla değirmen döndürüyoruz.

H.Aslan: Bir denemenizde kitapları kadınlara benzetiyorsunuz. Neden başka bir varlığa değil de kadına?

Cemil Meriç: Hayatımda iki önemli varlık var: Kadın ve kitap. İkisi de insan. Yani bunları teke irca edebiliriz. Kadın da insan kitap da insan.

H.Aslan: "Her kitapta kendimizi okuruz, kendimizle yatarız her kadında" diyorsunuz. Neden kendimizle yatarız her kadında?

Cemil Meriç: Kadınla bir parça bize yakın olduğu ve bizi sevdiği için yatarız. Hayvanlar çiftleşir; insanlar birleşir, tekleşir. Her insanda binlerce insan vardır. Kadın ve erkeğin bir araya gelmesinde, bu binlerce insandan yalnızca birer tanesi birbiriyle kaynaşır ve anlaşır. Aynileşirler.

H.Aslan: Kitabı kadına benzeten başka bir düşünür hatırlıyor musunuz?

Cemil Meriç: Hatırlamıyorum.

H.Aslan: "Bana okuduğunuz kitapların en güzelinin hangisi olduğunu soruyorsunuz, söyleyeyim: Annemdir" der Abraham Lincoln. Annenizden hatırınızda kalanlar neler?

Cemil Meriç: Muhterem bir hanımdı annem. Babamla akrabaydılar. Babamın dedesi Dimetoka müftüsüydü. Benim soyadım aslında Hocazâde'dir. Soyadı Kanunu'yla değiştirildi. Bu soyadı Hafız İdris Efendi'den geliyor. İlk mektebi bitirmişti annem. Çok zengin bir masal dünyası vardı ve masallar anlatırdı bana. Hassas bir kadındı. Bende de var aynı hassasiyet ve bu, annemin bendeki etkisidir.

H.Aslan: Zaaflarım diyebileceğiniz özellikleriniz neler efendim?

Cemil Meriç: Çok. Baştan aşağı zaafım. Lüzumundan fazla hassasım. Çabuk kızarım, çabuk darılırım, çabuk sevinirim. Okumaya düşkünüm. Her insan gibi, belli bir ölçü içinde kadınlara zaafım var. Beş kardeşiz. Ailenin yaşayan tek erkek evladı benim. Bu yüzden biraz şımarık büyümüşüm.

H.Aslan: Sevdiğiniz yemekler neler?

Cemil Meriç: Lamia'nın pişirdiği yemeklerin hepsini severim. Bilhassa bulgur ve etle yapılan yemekleri. Bütün yemeklerini severim Lamia'nın. Ümit'in pişirdiklerini de severim.

H.Aslan: Sigarayla aranız nasıl?

Cemil Meriç: On yedi yaşımdan bu yana sigara içerdim. Günde üç paket. Sonra bıraktım. Lamia'nın yüzünden tekrar başladım. En son olarak da hastalanınca bıraktım. Şimdi içmiyorum.

H.Aslan: Lamia Hanım yüzünden?

Cemil Meriç: O içiyordu çünkü.

H.Aslan: Şu anda seyahat etme imkanınız olsaydı hangi ülkede olmak isterdiniz?

Cemil Meriç: Fransa'da.

H.Aslan: Neden Fransa'da?

Cemil Meriç: En çok Fransız kültürüyle temas halinde oldum. İnsanlarını severim. Altmış küsur yıldır Fransızca'yla uğraşıyorum. Lamia'yla O'nun memleketi olan Şam'a da gitmek isterdim mesela.

H.Aslan: Kitaplarınıza çocuklarınız hissiyle baktığınız oluyor mu?

Cemil Meriç: Fazlasıyla elbette. Onlar da çocuğum. Kafamın gönlümün çocukları.

H.Aslan: Kitaplarınız arasında tercih yapabilir misiniz?

Cemil Meriç: Yapamam. Ancak "Hind Edebiyatı"nı çok severim. Sonradan "Bir Dünyanın Eşiğinde" adıyla basıldı. "Bu Ülke"yi de severim. Düşüncelerim tohum halinde "Bu Ülke"dedir. Hayatımın bütün tecrübesi...

H.Aslan: Yeni bir çalışmanız var mı?

Cemil Meriç: Evet. Yeni bir kitap hazırlıyorum. "Umrandan Uygarlığa"nın tersi, "Kültürden Irfana" olacak adı. "Umrandan Uygarlığa", geçmişten bugüne idi, yeni kitabım bugünden geçmişe. İrfan biziz, kültür Avrupa. Batı'dan Doğu'ya gibi bir şey.

H.Aslan: Benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Cemil Meriç: Her cevap noksan. Cevaplamak ayıklamaktır. İnsanlara verebileceğim mesaj bu.

Hakan Ulaş'ın notu:

1- 1960 yılında bir otomobil kazasında ölen Albert Camus'nun intihar ettiğine inanılır.

2- Eklektizm: Felsefede; uyuşabilir tezleri toplayıp uyuşamayanlarını bir yana bırakma eğilimini, edebiyatta ise birbirine aykırı çeşitleri bağdaştıran geniş sınırlı zevki ifade eder.

3- Cemil Meriç, başka bir yerde "O'nsuz bir sosyalizm hatta O'nsuz bir Batı düşüncesi tasavvur edilemez" diye andığı -anarşizmin babası sayılan- Pierre Joseph Proudhon için "Bir Facianın Hikâyesi" kitabında da şöyle yazar:
"Proudhon çağımızın en büyük düşünce adamlarından biri. Ülkemizde sol, bu dürüst ve samimi insana kulaktan düşmandır. Kiliseleşen sosyalizmin hür tefekküre tahammülü yoktur. Ülkemizde sağ, önyargıların kalın duvarları arkasında hep aynı teraneleri tekrarlar. Oysa Proudhon aydınlığa koşan her insan için değerli bir kılavuzdur. Proudhon'un temsil ettiği anarşizm, Batının bütün doktrinleri içinde İslamiyet'e en yakın olan felsefedir. İslamiyet de bir nomokrasi(kanun hâkimiyeti) dir, anarşizm de. Yalnız, anarşizm için nomos(kanun) mâşeri akıldır; İslamiyet için vahiy yani ilâhi şeriat. Proudhon, emekten doğmayan her kazancı mahkum eder. Faiz bir sömürü aracıdır, üstada göre. Gerçek sosyalizmi, gerçek demokrasiyi bütün buutları ile tanımak isteyenler kilisenin afarozuna uğramış bu yavuz ve samimi yol göstericiyi tanımak zorundadır."

4- "Mülkiyet Nedir?" kitabıyla ünlenen Proudhon'un bu konudaki görüşüne bakalım:

"Kölecilik nedir? sorusuna cevap vermek durumunda kalsaydım ve tek kelimeyle: Cinayettir... deseydim, insandan düşüncesini, iradesini, kişiliğini çekip alabilme gücünün ölümüne bir erk olduğunu ve bir insanı köle haline getirmenin onu öldürmekten farksız olduğunu ispatlamak için uzun boylu konuşmaya ihtiyaç kalmaksızın anlaşılırdı düşüncem. Peki ama: Mülkiyet nedir? sorusuna niye aynı şekilde, yani bu ikinci sorunun aslında birincinin değişik bir biçiminden başka bir şey olmadığını hemen anlatabilmekten emin olarak; Hırsızlıktır... cevabını veremiyorum?... Ne emeğin, ne mülkleştirmenin ve ne de yasanın mülkiyeti yaratamayacağını; dolayısıyla da mülkiyetin nedensiz bir sonuç olduğunu iddia ediyorum. Niçin kınanacakmışım bundan dolayı?
Mülkiyet hırsızlıktır!... Işte devrimlerin giriş kapısı..."



Prof. Dr. Ümit Meriç`le Mulakat


Zülfikar Kürüm, Ertuğrul Zengin




9 Aralık 2005


Siz gözlerinizi bir tefekkür dergâhında açtınız. Çocukluğunuz babanızın refakatinde gerçekleşen, muteber zatların iştirak ettiği fikir meclislerinde geçti. Evinizin her gün misafirlerle dolup taştığını, üstadın satırlarından ve sizin babanızla ilgili yazdığınız kitaptaki hatıralarınızdan anlamak mümkün. Bu kadar yoğunluk içinde Cemil Meriç, okumaya yazmaya nasıl vakit bulabiliyordu? Her gün ortalama kaç saat okuyor,
kaç saat yazıyor, kaç saatini size ve tabi, misafirlerine ayırıyordu? Kısacası babanızın bir gününü anlatabilir misiniz?


Babam hem kendi zamanına hem de başkalarının zamanına saygı duyardı. Sabahları kesinlikle misafir kabul etmezdi. Ancak kendisiyle çalışmak için gelen ve sekreterliğini yapan öğrencileri hariç. Çünkü o saatler onun en dinç, okumaya ve yazmaya en müsait olduğu saatlerdi. Hiç bir şekilde misafirlerinin gelmesini istemezdi, hatta şöyle derdi: “Sabah babam gelse kovarım”. Çok programlı ve disiplinliydi. O gün mutlaka yazacağı yazı ve okuyacağı kitap olurdu, bunları daha önce planlamıştır mutlaka. Kendisi çok dakikti, zamanı çok değerliydi. Randevularına o kadar çok sadıktı ki ne bir dakika geç, ne de bir dakika erken gelinmesini isterdi. Saat beşe kadar çalışırdı. Beşten sonra ise yürüyüşe çıkardık. Babam sağlığına dikkat ederdi. Sabahları halter kaldırır, barfiks çekerdi. Bazen beni bazen de ağabeyimi (biz küçükken tabii ki) sırtına bindirip şınav çekerdi. Onsekizinci yüzyıl ansiklopedist aydını kadar vücudu ile ilgiliydi.
Bizim ailede sadece damar ve tansiyon sorunu vardır; annem de babam da ileriki yaşlarında felç oldular. Başka herhangi bir genetik sağlık problemi yoktur ailemizde.


Sizin sağlık durumunuz nasıl? Gördüğümüz kadarıyla maşallah çok iyisiniz.


Ben de babam gibi spor yapmayı çok severim. Yüzerim, yürüyüş yaparım. Son derece mutlu bir ev ortamım var, sağlığıma ve yediklerime çok dikkat ediyorum ve tansiyon problemimi dengelemek için ilaçlar alıyorum. Dün kemiklerimi ölçtürdüm. Onaltı aralıkta inşallah altmış yaşıma gireceğim ama bende otuz beş yaşındaki bir erkeğin kemik ve kas yapısı varmış, çok şükür, bana verilen bu emaneti koruyorum. Çocukluğumuz fakirlik içinde geçti. Ben iyi hatırlıyorum, ilkokula başladığımızda ayakkabı alamamıştık, okula ayakkabıya benzeyen kumaş bir terlikle gitmiştim. Ama beslenmemiz gayet iyiydi, annem buna çok dikkat ederdi. Annem ve babam -ruhları şad olsun- bizim beslenmemize çok ihtimam gösterdiler. Temiz havalı bir evde oturduk, kocaman bir bahçemiz vardı. Yani aslında en büyük servete sahiptik.


Durumunuz çok da iyi değildi ama babanızın zengin ve eşsiz bir kütüphanesi var ve bu kütüphaneyi o zamanlar kurmuştu. Kütüphane kurmak için babanız nasıl bu kadar para bulabildi, onca değerli ve eşine az rastlanır kitapları nasıl alabildi?


O çok büyük bir şanstı. Nasıl aldı, şöyle ki, 1948’de İsrail devleti kuruluyor. Varlık vergisi çıkıyor. Gayrimüslim entelijansiya-Ermeni, Rum ve Yahudi- birer birer ülkeyi terk ediyor. Tabi kütüphanelerini de bırakıyorlar. Sahaflar çarsında bir Nizamettin amca vardı. O devirde bu kitapların talibi olan tek kişiydi. Öyle ki kütüphane için yalılara gidip değer biçtiğinde pazarlık olmazdı. Çünkü ondan başka alıcı yoktu. Kütüphanesini satmak isteyen Nizamettin amcayı yalısına çağırır, bir fiyat biçmesini isterdi. O da koca kütüphanede nadide ya da yazma bir eseri gözüne kestirir, fiyatını söyler ve hemen alırdı. (tabi diğer kitaplarla beraber). O sıralarda babam üniversitede hocaydı ve her ders gününün sonunda -gözlerini kaybetmeden önce tek başına, kaybettikten sonra ise talebeleri ile- mutlaka Nizamettin amcanın yanına uğrardı. Nizamettin amca kitap getirdiğinde aradığı ilk kişi babamdı. Babam gece yarılarına kadar kitapları teker teker seçer, “şunu alalım bunu almayalım” diye bize ayırttırır ve sonra biz de seçtiğimiz kitapları eve götürürdük. Ne kadar toz içinde kalırdım o zaman. Ellerimi defaatle yıkardım, öbür kitaplar kirlenmesin diye. Kapkara su akardı ellerimden, yıkadığım sırada.Kitaplar hem çok ucuzdu hem de değerli idi. Babamın kütüphanesi bir şehir kütüphanesi çapındaydı. “Revue de Métaphysique et de Morale” (Metafizik ve Moral) ve “Revue Philosophique” (Felsefe) dergileri vardı, Fransa’da yayınlanan; onların bizde 1876’dan 1930’a kadar çıkan bütün sayıları mevcuttur. Bu dergiler çok değerliydi mesela.
Babamın kütüphanesindeki hiç bir kitabı doğrudan Avrupa’dan gelmemiştir. Hepsi Osmanlı münevverlerinin, paşalarının mirasıdır. Mirasyediler bu kitapları kendilerine yük görüp satar, bundan da en çok istifade eden kişi babam olur. Zaten babamın çok güzel bir sözü vardır: “Kitap sevenini bulur.” Kitaplar da babamı böyle bulmuştur. Allah’ın lütfu işte.
Babanız Cemil Meriç sizi; lisan aşina, hal aşina, bir duhter-i vefa-şiar olarak tasvir ediyor Jurnal’de. Siz yıllarca babanızın lektrisliğini, kâtipliğini, refik-i tahrirliğini yaptınız. Bu gün dönüp geriye baktığınızda, düşünceye ve üretmeye vakfedilen o anlardan size kalan en mühim mirasın ne olduğunu düşünüyorsunuz? Düşünce kabiliyeti mi, kelam kabiliyeti mi, disiplin mi, yoksa hayatınızda derin izler bırakan bir sürü tatlı hatıra mı?
Genetik özellikleri var tabi bana geçen. Babamla ruhen de benziyoruz, fiziken de.

Önce düşünme kabiliyetine gelelim. Bu özelliklerden bana en az geçen düşünce kabiliyeti olsa gerek. Ben kendimi düşünce insanı olarak tanımlamıyorum. Benim bariz vasfım bir ilim insanı olmaktan ziyade bir ilham insanı olmamdır. Kelimeyi güzel kullanan, güzel yazan insanları seviyorum. Düşünce insanı değil, gönül insanıyım. Babam çok sağlam mantığı olan bir düşünürdü. Benim mantığım ise yürümeyi pek sevmez, hemen kanatlanır. (gülüyor) Cemil Meriç hem düşünce, hem de ilhamla yazar; ben ise düşünceden ziyade ilhamla yazıyorum.
Disipline gelirsek; babam çok disiplinli bir insandı, ben de öyleyim. Kendisi hiç üşenmezdi; on iki fikir kitabını gözlerini kaybettikten sonra yazması için onu kimse zorlayamazdı. Ben de hiç üşünmem, bu konuda babama benziyorum. İşimizi çok büyük ciddiyetle yaparız ikimiz de. Ülke olarak başımıza gelen felaketlerin en büyük sebebi olarak babam, sürekli “Ciddiyetsizlik evladım” derdi. Kelam kabiliyeti... Konuşurken bazen babamlaştığımı hissediyorum. Sanki ben değil de o konuşuyor. Hatıralar, sadece tatlı değildi… Acı hatıralar da var. Babamın kör olduktan sonraki ağlamaları, asabi anları gibi. Ama hepsi hayatımın parçası idi, hepsini seviyorum.

Miras olarak bir de kütüphane var. Kütüphanenin yarısı size, diğer yarısı da ağabeyinize kaldı. Beşbinbeşyüz kitap size, beşbinbeşyüz kitap ona.

Ağabeyimde daha fazla var. Çünkü o babam hayatta iken de kütüphaneden kitaplar almıştı.


Kitapları hangi ölçüye göre paylaştınız? Sizde ve ağabeyinizde hangi tür kitaplar ağırlıkta?



Ağabeyimde hukukçu olduğu için hukuk üzerine ve edebiyat üzerine kitaplar, bende ise sosyal bilimler alanında mevcut olan kitaplar ağırlıkta. Ben eskiden çok roman okurdum, Attila İlhan’ın “Bıçağın Ucu” adlı romanını okuduktan sonra roman okumayı bıraktım, çünkü bundan daha güzel bir roman olamaz diye düşündüm ve gerçek insanların gerçek hayat hikâyelerini okumayı tercih ettim, ondan sonra.


Üstadın hayatının son dönemlerinde şarka, dolayısı ile İslami literatüre eğildiğini biliyoruz. Konyalı genç* ve Fransız gazetecinin** yanı sıra, bu değişimde etkisi olan başka unsurlardan bahsedebilir miyiz? Sol cenahın ilgisizliğinden müştekiydi. Bu durumun zihinsel serüveninde istikamet değiştirmesinde etkisi olmuş olabilir mi? Ya da, istikamet değiştirdi mi?

(Gülerek) İstikametler istikametini değiştirdiler aslında; babam istikamet değiştirmedi. Sağ cenah babamı anlamaya başladı, ona yaklaştı diyebiliriz. Ciddi bir solcuydu ama bizim anladığımız manada değil. Hayatının sonuna kadar Marksist’ti, bir düşünce sistemi olarak Marksizm’den hiçbir zaman vazgeçmedi. Fransız gazeteci ve Konyalı genç babamı elbette çok etkilemişlerdi. Bu iki an, çok önemli iki şelale anıdır, U dönüşü değil. O zamana kadar durgun olan fikir dünyası bu iki olaydan sonra şelale gibi akmıştır.


İslami literatüre yönelmesi nasıl oldu?


Bendeki İslami gelişmeler, değişmeler onu etkiledi. Ben doktora tezimi verdikten sonra çok asi bir kız oldum. Doktoradan önce kuzu gibi uysaldım ama sonra çok buhranlı, isyanla dolu bir halet-i ruhiyeye büründüm. Çünkü doktora tezini vererek sorularıma cevap bulabileceğimi düşünüyordum. Bir şeyleri eksik bırakmıştım, ilmin beni doyuracağını zannediyordum. Hâlbuki aç kalmış öyle taraflarım vardı ki, hala tok taraflarımı kemirmeye başlamıştı. Doktora tezinden sonra o kadar mutsuz oldum ki! İlmin bir nevi zirvesine çıkmıştım ve sorularıma cevap arıyordum. Gerçekte ilmi mabutlaştırmışım. İlim sorularıma cevap vermemişti, hatta kendisi de sorular içerisinde bocalamaya başlamıştı. Pozitivist bir eğitim almıştım ve dinin yerine ilmi getirmiştim bir anlamda. İlimden uğradığım sükût-u hayal beni ümitsizliğe ve ye’se sürükledi. Sorularımın cevabını bulamamam beni neredeyse büyük bir iç sıkıntısına götürmüştü. Çok kararmıştım ruhen.

Ama ölümün kurtuluş olmadığının da farkındaydınız.

Evet. İşte, ölümün, ölmek arzusunun kenarına kadar geldiğim bir gecenin sabahında, sabah ezanını duydum ve “Her şeyi denedim, bir tek namaz kılmayı denemedim” deyip, bildiğim kadarıyla iki rekâtlık bir namaz kıldım. Sol selamı verdiğimde, kâbus bitmişti. Karalarım pembelenmişti. O günden sonra başımı secdeden hiç kaldırmadım. Ölümden korkmam ama secdeden kovulmaktan korkarım. Ben namaza başlayınca, huyum yine değişti, eski güleryüzlü, neşeli, “Cici Ümid”*** oldum. Bu uysallığım babamı hayrete düşürdü ve açıkçası mutlu etti.


Cemil Meriç hayatta olsaydı, siyasetle uğraşır mıydı? Hangi partiye sempati ile bakardı?



Babam oy kullanmada anneme tabidir. Evet evet, gerçekten de öyle. Siyasetle ilgilenirdi ama oy kullanacağı zaman anneme “Fevziye, hangi partiye oy vereceksin?” derdi. Annem Milli Selamet Partisi’ne vereceğim deyince babam da “tamam” derdi ve beraber oy kullanmaya giderlerdi. Babam 12 Eylül’den sonra, 1982 anayasasına hayır oyu kullanmıştır. Bense evet dedim. Ben biraz kurulu düzen taraftarıyımdır, kargaşayı sevmem. O yüzden evet dedim. Ama babamın kararı kesindi ve hayırdı. İlginçtir, babamla beraber gittik oylarımızı kullanmaya. Ben babam için hayır, kendim içinse evet damgasını bastım. Bana hiçbir şekilde baskı kurmadı sadece oy kullandıktan sonra biraz tartıştık. 27 Mayıs darbesine solcu olduğu halde karşı çıkmış, “Ülkemizin yaşabileceği en büyük felaket.” demiştir. Hiç benimsemedi bu ihtilali. Hâlbuki solcuların çok beğendiği bir ihtilaldir bu, fakat babam şaşırtıcı bir şekilde karşı çıkmıştır. Aziz Nesin “Aydınlar Hareketi” diye bir oluşum hazırlığı içerisindeydi ve solcu aydınları bu oluşuma katmaya niyetliydi. Babama da geldiler; bir bildiri, manifesto hazırlamışlar ve babamın da imza atmasını istiyorlar. Aziz Nesin ve arkadaşları geldiler, ben de babamın yanındayım her zamanki gibi. Babam Aziz Nesin’i dinledi ve hiçbir şey demeden bana döndü: “Ne dersin evladım, imzalayayım mı?” dedi. Düşünebiliyor musunuz, o kadar solcu aydının ortasında babam benim düşüncemi istiyor. Bense: “Hayır babacığım, atmayın o imzayı. Siz bir çobansınız, bu bir sürü hareketi. Hâlbuki bu millet size çobanlık görevi vermiş. Siz bir çobansınız sürü olamazsınız, sürü olursanız bir daha çoban olamazsınız” dedim. Ortalık buz kesildi, fena halde bozuldular ve nihayetinde babam metni imzalamadı. Aziz Nesin, benim için “ O gerici kızı olmasaydı, Cemil Meriç imzalayacaktı” demiştir. Henüz başım açık olduğu halde Aziz Nesin, üstün zekâsıyla benim ta o zamanlar gerici olduğumu farketmişti!(gülüyor)

Hocam, yeri gelmişken, babanızın yaşadığı dönemdeki ünlü diğer simalarla arası, ilişkileri nasıldı? Mesela Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Peyami Safa, Kemal Tahir gibi...

Babamın Peyami Safa ve Sezai Karakoç ile herhangi bir ilişkisi yoktu. Celal Sılay ve Hasan Ali Yücel ile görüşürlerdi. Necip Fazıl ile çok yakın iki dostturlar. Necip Fazıl babamı severdi. Necip Fazıl babam için: “Allah’ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek bir münevver” demiştir. Necip Fazıl zehirli oklarını o dönemde herkese batırmış, sadece babama batırmamıştır. Birbirimizin evlerine üç-beş defa gidip gelmişizdir.
Kemal Tahir ile kelimenin tam anlamıyla yağ baldılar. Kemal Tahir’in ömrünün son demlerinde (bunu çoğu kişi bilmez) babamla arası bozulmuştur. Sebebi ise Attila İlhan’dır. Babam Attila İlhan’ı da çok severdi, Kemal Tahir’i de. Kemal Tahir bir gün Attila İlhan’ı çekiştirdi. Babamsa Kemal Tahir’e “Sana, tahkik etmediğin şeyleri söylemek yakışmaz” dedi ve araları açıldı. Kemal Tahir zaten ciğerlerinden hasta idi. Kısa bir süre sonra vefat etti. Rahmetullahi aleyh…

Kemal Tahir ve Necip Fazıl?

Evet, babam iki kanatlıydı. Bir kanadıyla Yön, diğer kanadıyla ise Büyük Doğu…
O dönemlerde aydınlar arasında hâkim olan bir Batı hayranlığı var. Cemil Meriç Batı’yı en çok okuyan ve en iyi bilen olduğu halde Batı’ya en ciddi eleştiriler yine ondan geliyor ve bir hayranlık sezilmiyor. Bu neden kaynaklanıyor? Babanızın hayatındaki fikri aşamalar nelerdir?



Babam batı düşüncesini ve edebiyatını çok iyi bilen birisiydi. Cemil Meriç önce çevrede dolaştı, ama sadece Batı’yı okumadı. Batı’nın yanı sıra Hint Edebiyatı’nı ve düşüncesini inceledi, yazdı. Sonra İran edebiyatını incelemeye koyuldu ama yazamadı. Çünkü o sıralarda İstanbul Üniversitesi’nde hocalığa (Sosyoloji derslerine) başladı. Sosyoloji onu yeniden Batı’ya taşıdı. “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist”(Çan Yayınları, 1967), “Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon” (Fakülteler Matbaası, 1969), ve “İhtişam ve Sefalet”i (Tam adı: Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti, Ötüken Yayınevi, 1973) bu zamanlarda yazdı. Sonra “Bu Ülke”ye döndü! “Bu Ülke”, “Mağaradakiler” ve diğerleri çıktı. Bu durum babamın önce çevrede dolaşıp sonra kendine geldiğini gösteriyor. Babam ilkin, derslerde sözlü olarak ifade etti eserlerini, sonra dergilerde yazdı ve dergide yazdıklarını kitaplaştırdı. Zaten onları kitap haline getirecek hitaplardı bunlar.

Peki, hangi fikri benimsedi, hangi ideoloji ona daha yakındı?

Babam için şuydu veya buydu demek çok zor. Hem Sosyalist, hem Türkçü, hem Hint aşığı... Önce Müslüman, sonra Hint aşığı, Türkçü, Sosyalist ve Marksist…

Sizce babanız hayatta olsaydı siyasi platformda cereyan eden güncel olaylar hakkında ne düşünürdü? Örneğin Avrupa Birliği meselesini, ikiz kulelerin bombalanmasını, başörtüsü yasağını Cemil Meriç nasıl değerlendirirdi? Siz de başörtülü bir hanımsınız. Babanız sizin başınızı örttüğünüzü görseydi tepkisi ne olurdu?

Vallahi, babamın Avrupa Birliği hakkındaki düşüncesi belli: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!” Cemil Meriç’in Avrupa Birliği’ne iktisadi ve siyasi anlamda evet diyebileceğini sanmıyorum. Ancak insan ve insanla ilgili hiç bir şey babama yabancı değildir; bir hür düşünürler kıtası olarak Avrupa’ya evet ama rolümüzün Avrupa’nın en son vagonu olduğu bir Avrupa Birliği’ne hayır. İkiz kulelere yapılan saldırı asla bir müslümanın yapabileceği, hele de İslam adına yapabileceğini düşünmek mümkün değil. Babama göre bir müslümanın böyle bir şeyi irtikâp etmesi düşünülemez. Babamın başörtüsü yasağını savunması düşünülemezdi elbette; “Ömrünü hür düşünceye adayan, Eflatun’dan Marks’a kadar her hür düşünce adamını sevgi ve saygıyla selamlayan, bütün dinlere bütün mezheplere saygılı” bir mütefekkirin böylesine abes bir yasağı savunmasına ihtimal vermek de abestir. Babam benim başımı örttüğümü görseydi beni alnımdan öperdi. Beni hayatımda bir kere alnımdan öpmüştü; herhalde bir de bunun için öperdi.

Sizin alnınızı neden öpmüştü?

12 Eylül öncesi ( İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nde hoca iken) bir zorba amfimi bastı ( Abdülhak Hamit Tarhan, sekiz no’lu amfi). Ceplerindeki tabancaları gözüküyordu. Öğrencilerimi yürüyüşe istediler. Ben onlara: “Siz kimsiniz, polis veya rektör tarafından mı görevlendirildiniz, ne istiyorsunuz?” dedim. Israrla yürüyüşe katılmak için öğrencilerimi almak istiyorlardı. Açıkçası militan oldukları belliydi. Bense “Ben burada hocayım. Devletten maaş alıyorum ve devletin üniversitesinde ders veriyorum; buradaki öğrenciler ise anneleri babaları tarafından güç bela okutulan, ilim irfan öğrenmeye çalışan vatan evlatlarıdır. Derhal çıkınız ve kapıyı kapatınız!” dedim. Benim gözü kara tavrımı görünce onlar korktular galiba-ki çekilip gittiler. O an için ölümü göze almıştım, hatta “ Bir hoca da kürsüde ölsün” dedim, “ Dersini terketmediği için kürsüde vurulan öğretim üyesi hanım…”, “Tarihe böyle geçsin ismim” diye düşündüm. Sonra onlar çekip gidince de, hiçbir şey olmamış gibi derse devam ettim.


Devam mı ettiniz? Onca heyecandan sonra nasıl toparladınız dersi, nasıl konsantre olabildiniz?

Evet, o günkü dersimi tamamladım, anlatmam gereken yerleri anlattım. Ders çıkışında öğrendim ki o gün amfisini terketmeyen bir başka hoca yokmuş, koca fakültede sadece ben terketmemişim. Akşam bu olayı babama anlattım. Dinledikten sonra ayağa kalktı, görmeyen gözleriyle oturduğum koltuğa doğru ilerledi ve ben ayağa kalkınca ellerini uzatarak, başımı tuttu ve beni alnımın tam ortasından öptü. Bu olay aklıma geldikçe ağlayasım gelir, canım babacığım. Babam başörtüsünü taktığımı öğrense idi aynı şekilde gelip beni alnımdan öpeceğinden eminim, hiç tereddüdüm yok.

Başörtüsü sizin için ne anlam ifade ediyor?

Hiç feminist olmamakla beraber imanımı başımı örtmek suretiyle dışlaştırabildiğim için beni kadın olarak yaratan Cenab-ı Hakk’a ayrıca şükrediyorum. Müslüman bir kadın olarak, başımı örtmemde siyasi faktörün etkisi sıfırdır, sıfırdır, sıfırdır. Ben başımı Allah’ın bir emrine daha itaat etmiş olmak için örttüm ve örtüyorum. Başını örtmenin Allah tarafından kadınlara tanınmış bir imtiyaz olduğunu düşünüyorum ve bu ayrıcalığımı büyük bir şeref addederek kullanıyorum.




Dipnotlar:

*Konyalı genç meselesini üstad “Mağaradakiler” de şöyle anlatır:

“Konya yolculuklarımda (1966–67) ilk defa başkası ile temas ettim. Başkası, yani kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘sen bizden değilsin’ dedi. Sen bizden değilsin. Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisiydi… Avrupa’yı tanımamak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?”



***Üstad 1984 Ağustos’unda felç geçirir ve bayılır. Hastanede beline ayılması için büyük bir iğne vurulur. Yanında tabii ki kızı vardır. Üstad iğnenin etkisiyle ayılır ve bayıldığını kabul etmez. Ümit Hanım da babasına kendisinin kim olduğunu-onu tanıyıp tanımadığını anlamak, hafızasını yoklamak için- sorar. Üstad ise “Tanımaz mıyım? Tabii ki sen benim cici kızım Ümid’sin” der.
“Kültür”den İrfana




Soru : “Kültür”, aydınlarımızın çok sık kullandığı anahtar kelimelerden biri. Tarifini rica etsek.
Cevap: Bu işi Amerikalı iki sosyolog yapmış. Kimsenin okumadığı, fakat herkesin zikrettiği ünlü eserlerinde “161” tarifi var, kültürün. Her zevke uyan bu tariflerden bir örnek verelim: “Dünyada kültürden daha kaypak mefhum tanımıyorum. Tahlil edemezsiniz, çünkü unsurları sonsuz. Tasvir edemezsiniz, çünkü bir yerde durmaz. Manasını kelimelerle belirtmeye kalkıştınız mı, elinizle havayı tutmuş gibi olursunuz. Bakarsınız ki her yerde hava var, ama avuçlarınız bomboş”. Gerçekten de, kültür, batının düşünce sefaletini belgeleyen kelimelerden biri: kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mana. Kelime değil, bukalemun.
Soru: Kültürün, çağdaş dünyadaki gelişmeleri üzerinde ne düşünüyorsunuz?
Cevap: Kültürün en yüksek düzeye ulaştığı Yeni Dünya’da kültür yok artık, onun yerine karşı-kültür, anti-kültür, hipi-kültür, kültür-sonrası, devrimci kültür var. Amerika’dan gelen salgın bütün Avrupa’ya da yayıldı. Çağımız geleneklere değil, geleneğin kendisine düşman. Hayata bir şey eklemek istemiyor, hayatı altüst etmek peşinde. Kültür mefhumunu çatlatan bir davranış karşısındayız. Artık “kazanılmış bir bilgiler bütünü” değil, kültür; “her şeyi okuyup, her şeyi unuttuktan sonra kalan” değil. Daha çok bir özlem. Keşfedilmesi, yaratılması gereken ir dünyanın özlemi. Amaç, eski yasaları ve ölçüleri yerle bir etmek. İdeolojiler de, teknik de yeni kuşağa güvensizlik veriyor. Hepsi de ütopyalara susuz; taze, sıcak, tabii ütopyalara. Bu isyan batıda uzun zamandan beri seyrine alıştığımız bir traji-komedinin devamı; dadaizm, fütürizm, gerçek-üstücülük. Yalnız çılgınlık şimdi çok daha yoğun, çok daha yaygın, çok daha top yekun.
Soru: Şu halde batının birçok çevrelerinde kültür, anarşi demek. Peki kelimenin haysiyetini korumak isteyen batılılar da yok mu?
Cevap:
Olmaz olur mu? İşte Pierre Emmanuel. Fransa’da devrin Kültür Bakanı Andre Malraux’ya yazdığı bir mektupta “gerçek kültür, bir tutkudur” diyor. “İnsana inanıştır, kendini insanlığın kaderinden sorumlu tutuştur. Bir sevgidir kültür. İnsanın kendi kendini fethidir. Dünya çapında bir hümanizmanın inşasıdır. Bugünü mazi ile zenginleştirmektir. Mazi ve istikbal ile. Toplum, kişinin bir ruhu olduğunu unutmuşa benziyor. Kişilere ferman dinleten, iktisadın şuursuz kanunları. İnsanın tek değeri, ürettiği ve tükettiği, kendisi değil. Şehirde yaşamak bir işkence. Önünde iki kaçış var insanın. Biri televizyona kaçış, öteki gençlerin kaçışı: Terörizm. İnsanın kendi kendine soracağı geliyor: Kültürü kurtarmak için zengin ülkelerin yoksullaşması mı lazım? Dileriz ki insanlar “kültür”ü benimsesin ve insan tekrar “insanlaşsın”.
Soru: Pierre Emmanuel’in özlediği bu “kültür” anlayışı, bizim eski “irfan”ımızı hatırlatmıyor mu, biraz.
Cevap: Nasıl hatırlatmaz? İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan, insanoğlunun has bahçesi. Ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak, önyargıların köleliğinden kurtulmaktır, önyargıların ve yalanların. Tecessüsü madde dünyasına çivilemeyen, zekayı zirvelere kanatlandıran, uzun ve çileli bir nefis terbiyesi, irfan. Kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim. İrfan, bir Tanrı vergisi, Cehidle gelişen bir mevhibe. Kültür, irfana göre, katı, fakir ve tek buudlu. İrfan, insanı insan yapan vasıfların bütünü. Yani hem ilim, hem iman, hem edeb. Kültür, Homo Ekonomikus’un kanlı fetihlerini gizlemeye yarıyan bir şal. İrfan, dini ve dünyevi diye ikiye ayrılmaz, yani her bütün gibi tecezzi kabul etmez. Pierre Emmanuel’in adını koyamadığı bu ideal, ihtiyar doğunun uzun zamandır aşinası olduğu İrfan’ın ta kendisi. Batı, kültürün vatanıdır. Doğu, irfanın.
Soru: Siz, bir tür aydını olarak kültürün mü hizmetindesiniz, irfanın mı?
Cevap: Heyhat! Hidayet, ilahi bir lütuf. Bende belli bir çağın insanı olarak kültürün hizmetinde idim şimdiye kadar. Dünya kütüphanelerinin kapılarını yurdumun insanlarına açmak istedim. Hint ormanlarının uğultusunu taşıdım, edebiyatımıza. Batının büyük düşünce fatihlerini konuşturdum. Eserlerimin “kültür” cildi, aşağı yukarı tamamlandı. Bundan sonra “İrfan” cildi başlayacak. Ayrıntılarla fazla uğraştım şimdiye kadar. Artık bu uzun yolculukta devşirebildiğim hakikat meyvalarını takdime çalışacağım okuyucularıma. Kültürden çok irfanla uğraşmak istiyorum.
Soru: Kültür meselerimiz...
Cevap : Dante’nin cehennemine yeni bir fasıl eklemek istemiyorum. İrfan, batı intelijansiyanın “Gnoz” (gnose) adını verdiği “ilim-i Ledün”dü. Karanlıkları ışığa boğan bir şimşek. Yarı ilham, yarı seziş. Cedlerimiz, ilahi esrarın heybeti karşısında “Süphane, ma arefnake hakkı marifetik, ya Maruf” diye çarpınıyorlardı. Kültür’e gönül verenler mavera karşısında böyle bir dehşet duymazlar. Ne mutlu bize ki, dilimizi de kaybettik. Tarihimiz mührü çözülmemiş bir masal hazinesi. Ne batıyı tanıyoruz, ne doğuyu. En az tanıdığımız ise, kendimiziz. Hadis-i Kudsi, “Nefsini bilen, Rabbini bilir” buyurur. Böyle bir bilgiye fert olarak da, cemiyet olarak da, beşeriyet olarak da, en çok şimdi muhtacız.









Kültür ve Emperiyalizm

Babil Kulesi



Avrupa’nın düşünce sefaletini belgeleyen bir kelime: kültür. Kaypak, karanlık, samimiyetsiz. Tarımdan idmana, balıkçılıktan medeniyete kadar akla gelen ve gelmeyen düzinelerce mana. Kelime değil, bukalemun. Kroeber ile Klukhon, kültürün-şimdilik 161 tarifini tesbit etmişler. Bu uğursuz kelime dilimize iki ayrı kaynaktan girmiş: Fransızcadan, Amerikancadan. Fransızca kültürün Türkçe karşılığı: irfan. Amerikanca kültürün: medeniyet. İrfan nedir? Bugünkü Avrupa için, bazen bir fikirler hamulesi, bazen modanın gerektirdiği bir cila. Ama her zaman, imtiyazlı bir zümrenin kendinden olanları tanımasına yarayan bir klişeler yığını...
Avrupa aydınları bu sahte, bu kalıplaşmış kültürden şikayetçi. Pierre Emmanuel “kültür hepimizin” diyor, “bir sevgi, bir insana inanış, kendini insanlığın kaderinden sorumlu tutuştur”. Neden bu tutku bütün bir topluluğa mal edilmesin? Soyumuz yaşayan ve yaşanmış kültür sayesinde acılarını yenebilir, hayatını yüceltebilir.kültür insanın kendi kendini fethi, bugünü dünle zenginleştirmek, dünle yarınla.
Demek ki franzızcada kültür, almancanın ve amerikancanın, taarruzlarına rağmen, esas manasını korumaktır: irfan, insanoğlunun has bahçesi. Ayırmaz, birleştirir. Bu bahçede kinler susar, duvarlar yıkılır, anlaşmazlıklar sona erer. İrfan kendini tanımakla başlar. Kendini tanımak önyargıların köleliğinden kurtulmaktır, önyargıların ve yalanların.
Ne var ki amerikancadan aktarılan kültürün manası çok başka: medeniyet, yani civilisation. Medeniyet ne? Cuvillier, Sosyolojinin El Kitabında kelimenin yirmi tarifini vermiş. Yani hep Babil Kulesindeyiz. Yazarlarımızın laubaliliği bu keşmekeşi bir kat daha arttırıyor. Kültür aynı parçada hem irfan, hem medeniyet, hem yaşayış tarzı.
Yeni bir terkip, bu mefhum anarşisini son haddine vardırdı: kültür emperyalizmi. Kültürle emperyalizmin çiftleşmesi akıl almaz bir fuhuş. Emperiyalizmler tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kültürleriyle fethetmez, kültürsüzleştirerek, kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder. Emperiyalizmin emrinde korkunç bir silah vardır: ideoloji: ideolojiler siyasi birer yalan, birer yarı hakikattir. Kültür, hakikatin bütünü ideolojilere karşı tek zırhımız.
Avrupa’nın uydurduğu bu bahtsız terkip orada da pek sevilmemektedir. Ne Paul Robert’in altı ciltlik sözlüğüne alınmış, ne Webster’in Büyük Kkamus’una. Larousse’un tarifi şu: “Kültür emperiyalizmi (İmperialsme culturel) belli bir hayat görüşünü, belli bir hayat üslubunu zorla yaymağa çalışan emperiyalizm”
Vuzuhsuzluk Avrupa dillerindeki sefaletten geliyor. Çünkü irfan karşılığı kültürle, hayat üslubu-medeniyet-karşılığı civilisation’un ayrı sıfatları yok. Yani çağrışmaları da muhtavaları da başka başka olan kültürle civilisation’un sıfatı tek: kültürel.
Emperiyalizm de en az kültür ve medeniyet kadar karanlık bir mefhum. Şimdi de onu tanımağa çalışalım.






Amerikanlaştırma



Bugün emperiyalizm denince ilk akla gelen ABD. andre Piettre’ye göre “çok yönlü, çok çelişik bir emperiyalizm” bu. Zaafının kaynağı bu çelişkiler. Emperiyalizm, önce silahların desteklediği siyasi hegemonya. Bu hegemonya temelleri hala güçlü olmakla beraber bozguna uğramıştır. İktisadi emperiyalizm de tehlike ile karşı karşıya: Avrupa ve Japon ekonomisinin rekabeti. Para emperiyalizmi de gerilemiş ama direnmektedir. Bütün Amerikan emperiyalizmlerinin dayandığı temel: teknolojik emperiyalizm. Ay fatihleri ilmin ve tekniğin bütün alanlarında önde gitmektedirler. Evet, Amerikan emperiyalizmi benzeri olmayan bir emperiyalizm. En göze çarpan yönü psikolojik emperiyalizm. Vicdanları yoğuran, yaşayış tarzına yön veren, alışkanlıkları etkileyen bir emperiyalizim. Bugünü orta halli bir ailesiyle, yirmi yıl önceki bir aileyi karşılaştırın. Yaşayışlarındaki fark tek kelimeyle özetlenebilir: amerikanlaşmak. Konfor, araba, lojman, mobilya, hatta yemek içmek, her şey amerikanlaşmıştır. Demirperde gerisinde bile aynı standartlar, aynı binalar. Şüphesiz aynı yaşayış seviyesi değil, ama yol aynı.









Demirciler Çarşısı Cinayeti





Ünü sınırlarımızı aşan bir “dev”, biricik Nobel adayımız. Azra Erhat, halis bir homerosoğlu diyor, ama destan yazmaz, romancıdır. “Çağımızın ve halkımızın geriye dönük değil, belli bir ilerliliğe can tan savaşçı bir yazarı”.
Mutluay da Erhat kadar coşkun: “Kendisi “ben masalcıyım” derse de gerçek bir romancıdır Yaşar Kemal”...Ne var ki “şimdi elli yaşına gelmiş büyük bir romancılık yeteneği, çalışmasına olanak vermediği inanılan ortam özellikleri yüzünden, yan kaçaklıklarda oyalanmaktadır. Çünkü aslında romancılık anlayışı toplum yararına gerekli tezlerin savunusuna dayanır(...)doğa çoşkusuyla toplum düzensizliklerini etkiyle işleyeceği bu türdeki eserlerinin yarını, Yaşar Kemal’e bugünkü başarısından daha üstün gelecekler vaad etmektedir”.
Nihayet, müjdelenen günler gelmiş, Homeros’un oğlu beklenen olgun “yapıt”ları vermeye başlamıştır. Filhakika, Hilmi Yavuz’a göre, “Yusufcuk Yusuf Yaşar Kemal’in ilk kez bilimsel bir dünya görüşü çerçevesinde içinde tarihsel bir dönemi temellendirdiği bir romandır. Bundan öncelikler, bu doğrultuda bir dünya görüşünden yoksun oldukları için birer “destan” ya da “efsane” sayılabilir.
Yusufcuk Yusuf, “Akçasazın Ağaları” başlıklı roman dizisinin ikinci kitabı. İlk cilt, “Demirciler çarşısı Cinayeti”. “Büyük ilgi gören ve kısa sürede üçüncü basımı tükenen Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yaşar Kemal’in on yıldır üstünde çalıştığı” bir roman. Yazar, “1974 Madralı roman ödülü”nü alan bu kitap için “istediğim romana bununla bir adım daha yaklaştım” diyor...Çağdaş bir destan denemesi olan romanda Yaşar Kemal’in dili daha da zenginleşmiştir (Cem yayınları, arka kapak yazısı)

Zavallı Homeros, bu genç torununun veludiyeti- doğurganlığı diyecektim-yanında ne kadar biçare, ne denli kısır. Demirciler Çarşısı, tek başına, İlyada’yla Odysseia’nın bütününden daha büyük. Üstelik hem bir “roman”, hem bir “çağdaş destan denemesi”, hem...
Biz de o kutsal kaynaktan birkaç yudum içelim dedik, ve saygı dolu bir tecessüsle eğildik kitaba. Birkaç dakika sonra duraladık, başımız dönüyordu. Hayır, hayır...çağdaş bir roman olamazdı bu, yanlışlıkla Aziz Yuhannan’nın vahiler kitabını almış olmalıydık. Her adımda bir”ebülhevl” (sfenks) kesiyordu yolumuzu, bir “lugaz”lar ormanındaydık. Ve ölümlülerin sökemeyeceği bir dil konuşuluyordu. İbareler sarhoş, “tümce”ler derbederdi. Ve “tilcik”ler kendilerini esrarlı bir musikiye kaptırmış, durmadan tepiniyorlardı. Tekrar kapağa baktık: Demirciler Çarşısı Cinayeti. Ve şuurumuzun bütün lambalarını yakarak yeniden başladık okumağa.
Niçin geldikleri, nereye gittikleri belli olmayan atlılar. Ve bir sabit fikir gibi tekrarlanan garip nakarat: Emir Sultan, Emir Sultan..Boyuna toz duvarları, boyuna cerenler, boyuna atlar. Ve ezelden ebede uzanan bir ağıt. Ağlayan kim, niçin ağlıyor? Belli değil..Kesilen bir çınar, ve kısa aralıklarla yağan yağmur. Besbelli bir “simgeler” dehlizindeyiz, dehlizinde daha doğrusu denizinde.

Bi atlı Çukurova’nın mutlu günlerinde bölgeyi ziyaret ediyor. Eldorado’ya benzeyen bir hayal ülkesi. “Ceren gibi atlar ve at gibi cerenler”. Sonra atlı başka ülkelere gidiyor, hayalinde hep aynı Çukurova...yıllarca, belki asırlarca sonra bu eski rüyayı yeniden yaşamak isteyen adam, tekrar Çukurova’ya dönüyor. Heyhat! Şimdi o bahtiyar beldenin yerinde yeller esmektedir. Zavallı yolcu bu hallenin sebebini han duvarına yaslanan ihtiyar bir dervişten öğreniyor: o iyi insanlar, o güzel atlara bindiler, çekip gittiler. İnsandan çok at, attan çok toz, tozdan çok yağmur. Arada bir Osmanlıya beddua: “eli ayağı küt olup da ocağı sönesi Osmanlı”. Bu bir giriş değil, hasta bir rüyanın enkazı. Akılda kalan şu: Derviş Bey manyak bir Türkmen. Habire konağın sofasında dolaşır. Arada bir baltayı kaptı mı ormana dalar. Yahut da, kadınların hazırladığı ekmek hamurunu tandıra doldurup bir güzel yakar.

Birinci bölüm bitince rahat bir nefes alıyoruz. Romancı kırkbeş sayfayı, belli bir muziplik olsun diye yazmış. Zirvelere varan yollar dikenlidir, dikenli, çakıllı, dolaşık diyoruz; ama..
İkinci bölüm, kötü bir Amerikan filmi gibi başlıyor. Kızılgediğin kayalıkları, pusuda bekleyen bir adam. Günlerdir süren bir bekleyiş bu. Gelecek mi, gelmeyecek mi? Kim bilmiyoruz. Uzaktan bir adam beliriyor. Sonra eşeğe binen üç köylü. Pusudaki adam köylülere küfrediyor, çünkü ilericidir. Onların böyle çağdışı yaşaması üzüyor hazreti. Adamın elleri “ölü elleri gibi hüzünlü, ağlamsı”. Beklenen gelmeyince kuduruyor adam, kendini kayalara fırlatıyor. Aşil’in büyük ve korkunç öfkesi. Romancımız çağdaş bir destan yazarı olduğunu unutmamıştır. Ayakları parçalanır, kemikleri çıkıyor ortaya, kafası yarılır, kan revan içinde kalır adam. Ama yaralandığına yanmaz da, kan şıpırtılarına sinirlenir. “Bu kanşıpırtıları deli ediyor adamı, ama elinden bir gelir yok”. (varol homerosoğlu, varol) Nihayet “kafir” gelir. Adamın değmeyin keyfine: on yıldır yüz yıldır bu günü bekliyor. Bir tekme savuruyor kafirin beline, kafirin böğrü deliniyor. Sonra, sayfalarca sürüp giden işkence sahneleri. Tımarhane tutanaklarından alınmışa benziyor. Şairin dehası gibi, şakası da korkunç, kahkahası da diyecektim. Ve Olemp tanrıları gibi, biz okuyuculara gönül eğlemektedir. Bu tatsız tuzsuz, bu en adi amerikan filmine alınmayacak kadar bayağı işkence sahneleri, ellidördüncü sayfaya kadar sürüp gidiyor.

Nihayet hikaye, Akyollularla sarıoğlulları arasında eski bir kan davası. Yaşar’ın tek kaynağı ilham perileri olduğundan, bu garip düşmanlığın köklerine inmiyor. Bu “çağdaş destan”da vuzuhun gölgesi bile yok. Kürt Mahmud, Derviş’in uçağı, Akyollu Murtaza’yı öldürecek. Yıllarndır (önce beş, sonra üç diyor yazar, destanda rakamın ne ehemmiyeti var?) kurbanın peşinde. Nihayet öldürüyor adamı. Neden mi? Bu kahraman, bu asil, bu gerçek kürt, tam kararından cayacağı esnada beyin karısını görüyor. Hanımın çıplak memesi yiğidin aklını başından alıyor ve kurşunları boşaltıyor Murtaza’ya. Freud’cu bir izah, değil mi?
Sonra dördüncü bölüm. Boyuna yağan yağmur, durmadan ağlayan kadınlar, Mustafa Bey’in zaptolunmaz kini. Beşinci bölüm, fırtınaya tutulan turna katarlarını anlatır. Turna ölüsüyle oynayan çocuklar. Mustafa Bey nedense mustafa Ağa olur. Ve Derviş bey ölüm hakkında hezeyan eder.
Sonra bölümler birbirini kovalar. Aralarında hiçbir psikolojik bağ yoktur. Çenesi düşük bir kocakarı gevezeliği. Birinci bölümde marifetlerine şahit olduğumuz Derviş’in, İstanbul’da ^Hukuk-u Ali” tahsil ettiğini öğreniyoruz (bu hukuk-u ali’nin ne olduğunu söylemiyor yazar). Genç Derviş, iki şeye düşkün: kadın ve yabancı dil. Birkaç senede “erişilmez bir fransızcaya” sahip oluyor. İngilizce, rumca, arapça da caba. Nasıl olur demeyin..Derviş bir destan kahramanı. “Bilimsel bir dünya görüşü çerçevesi içinde tarihsel bir dönemi” temellendiren bir kahraman. Çanakkale, İstiklal Savaşı; Derviş Bey de ünlü Odysseus gibi binbir maceradan sonra ana yurduna döner. Döner ama çilesi dolmamıştır henüz: beş yıl felsefe okur ve imanını kaybeder. Bedbindir. Bir budist gibi, uçsuz bucaksız bir mezar olarak görür dünyayı. Bereket bir alevi şeyhi, kaybettiği yaşama sevgisini yeniden kazandırır ona. Kazandırır ama Mustafa bey rahat durur mu?

Onuncu bölüm, bataklıkta çetin bir kovalaşma. Mucuklar (?), arılar, güneş. Ve vakayla hiçbir ilgisi olmayan dokuz sayfa. Bölüm onbir, der maceray-ı Akçasaz. Yine bir kocakarı hikayesi ve Yaşar’ın bütün hikayeleri gibi zamanın dışında. Yıllar geçiyor Akçasaz’ın etrafına köyler kuruluyor, ağalar peyda oluyor. Herkes zenginleşirken Derviş Beyle Mustafa Bey birbirini öldürmekten başka bir şey düşünmüyor. Bölüm on iki, Akyollular Dervişin konağını ve harmanlarını yakıyor. Derviş üzgün, kayıplarından değil, düşmanın bu kadar alçalışından. Ve gevezelikler..bölüm on dört, pusu. Bölüm on beş, Mustafa bey bir göçmen köyünü yakıyor. Niçin, Allah’a malum. Halk, bravo adama diyor, gavurları toprağında tutmadı. Bölüm...Derviş Bey’in Kamil’i boğa aletiyle dövüşü ve adamlarına öldürtüşü, sonrada köpekle yedirtişi. Hadiseyi bütün Çukurova duyuyor ve Derviş’i takdir ediyor, aferin diyorlar. Derviş de bununla övünüyor. Bölüm on dokuz, Derviş Beş Akyollunun buluşma davetine iki yıl sonra diye cevap veriyor. Hukuk-u Ali tahsil eden bu çeşitli dillere vakıf eski binbaşı, mektubun nasıl yazılacağı hakkında haydut Hidayet’le sonu gelmez istişarelerde bulunuyor. Hatun’la da ilk defa olarak bu bölümde tanışıyoruz. Sonra, silik bir hayalet. Daha doğrusu bir hayaletin yankısı. Bölüm yirmi, sahneye yeni kahramanlar çıkıyor. Süleyman Sami, Mahir Kabakçıoğlu, Akyollularla Sarıoğullarını barıştırmak istiyorlar. Veli Hasan Ağa, okuyucuya yakası açılmadık küfürler dinletmek için şöyle bir görünüp kayboluyor. Bu adi, bu sefil karagöz-hacıvat tekerlemeleri yanında kadim bir haileden alınmışa benzeyen konuşmalar da var. Gözükaraoğlunun Hatun’u da yaşayan bir kadın. Zaman zaman, Yaşar’ın şairliği üstün geliyor. Ve bataklığın yanı başında cana can katan bir kaynak gülümseyiveriyor. Kaderle insanın çatışması iyi işlenmiş. Sonsuz bir çölde minnacık bir vaha. Diken ormanında birkaç gül.
Bölüm yirmibirde roman roman olmaktan çıkıyor. Aziz Nesin’in en başarısız hikayelerinden daha adi bir mizah. Bu çocukca tuluat herhangi bir mizah dergisinde höşgörülebilir belki, ama ne bir romanda yer alabilir ne” çağdaş bir destanda” da. Dil garabetleri de caba.
Derviş Bey, Mustafa Ağa’ya elçi olarak Alicik’i gönderiyor. Hikayede başka hiçbir rolü olmayan Alicik, bölümün sonuna kadar okuyucunu işgal ediyor, Bütüne pamuk ipliğiyle tutuşturulmuş bir bölüm daha.

Bölüm yirmiiki, tekrar Murtaza Bey’in ölüm hikayesiyle karşı karşıyayız. Mustafa Bey’in annesi ihtyar bir Colomba kindar, korkunç, hatta iğrenç. Bölüm yirmiüç: Vergilius hocası Homeros’tan söz ederken, destanını yazarken arada bir uyuklar diyor. Bizim çağdaş destancımız da dedesi gibi. Bu bölümü baştan sonuna kadar uyuklayarak yazmış. Aynı anda Derviş Bey terlemekte, konak yanmakta, yanan konak onarılmakta..Ve Mustafa Bey adamlarıyla beraber pusuda beklemektedir. İbrahim hem aleyhinde atıp tutulan bir hain, hem sohbete katılan bir müşavir. Bu konuşmanın da-daha birçokları gibi- nerede ve ne zaman geçtiğini anlamak “olanaksız”. Alis harikalar diyarında..sonra heveskar bir öğrencinin karalama defterinden çekilmişe benzeyen tabiat tasvirleri. Kuşlar, arılar, sinekler..zaten bu garip romanda insandan çok hayvan, hayvandan çok nebat var. Tabiat, ruh hallerini aksettiren bir ayna değil. Bir Heine’nin, bir Swinburne’un..şiirlerinde olduğu gibi insanla beraber yaşamıyor. Hayvanlar, hep aynı hayvanlar. Yaban domuzları, ok yılanları, kertenkeleler, bitmez tükenmez sinek, bitmez tükenmez arı. Yaşar, saz şairi olarak başarılı. O da her yontulmamış zeka gibi somutu anlatırken usta. Kamışları, ağaçları, kelebekleri canlandırırken kendisi; yani tanıdığı, gördüğü bir dünya bu. Romancılığa özendi mi, hezeyan başlamaktadır. İnsanları tanımıyor. Bütün kahramanları aynı dili konuşmaktadırlar: yavan, terbiyesiz, bozuk bir güney lehçesi. Etten ve kemikten birer insan yok karşımızda; kişiler mukavvadan yontulmuş birer resim. Meşinden birer kukla veya gölge. Sayfalara emsalsiz bir zevksizlikle serpiştirilen tabiat tasvirleri de çok defa çıkartma kağıtlarına benziyor. Yaşar yaldızını yerli yersiz harcayan acemi bir ressam. Çılgın bir muhayyile, yazmıyor kusuyor.

Sonra, bu yaman silahşorlar- aslan avına çıkan Taraskonlu Tartarin gibi- Derviş Bey sanarak üç masum kaçakçıyı öldürüyorlar. Mustafa bey konağa dönüyor.
Bölüm yirmi dört. Sahne Mustafa Bey’in konağı. Aynı şahıslarb sonra karakız Hatun. Yeniden başlayan kovalamaca, sabaha kadar devam eden cenk. Dağı taşı kurşun yağmuruna tutan “şövalye”ler, arada bir felsefi tiradlar döktürmek için bir kayanın arkasına siperlenip sabahı ediyorlar. Sonra yine ateşlenen tüfekler ve kılığına halel gelmeden konağına dönen Derviş Bey. Bu bölümde tabiat tasvirleri bakımından pek fazla şımartılmıyoruz. Derviş’in ellerinde dolaşan, sonra silahının üstüne çıkan bir kertenkele. Belli ki, müsademenin dehşetinden diğer hayvan kardeşlerimiz ortaya çıkamamış pek. Saatlerce süren bu çocukca kovboy oyunun tek eğlenceli tarafı, kahramanların ölüm hakkındaki “türrehad”ları. Sanki Bhagavadgita’yı okuyoruz: kurşun yağmuru altında metafizik bir cevelan.

Bölüm yirmibeş. Hasta bir aşık gibi, gece gündüz Derviş’in konağını seyre giden MustafaBey.
Uzaaktan sıkılan kurşun ve bütün boyalarını sayfalara boca eden Yaşar: “Gün batmadan az önce, kuyrukyıldızı çıngışarak döndüğünde hendeğin üstünden bir top kuş kalkar, serpilir göğe tane tane, durulukta dağılır, sonra toparlanır, birden bir top yere çakılırcasına toprağa iniverir, ovanın düşlüğü hiçbir şey olmamış, kıpırdamamış ıssızlığı sürer gider”. Bu kuyruk yıldızına, bu yere çakılan kuşlara ne lüzum var diyeceksiniz? Ama onlar da olmasa , hikaye büsbütün karanlıklaşacak, büsbütün çekilmez olacaktı. Buyrun size şaheser bir ibare: “Mustafa Bey böyle uyur gezer dolaşır¸bağlanmış, sürüklenen, çekilen, önüne geçilmez, her gece hendeğin içine geldi, orada tepeden tırnağa korkan, yumulmuş, incecik, sarı ışığı ipileyen, terleyen konağın karşısında, orada durmaktan başka hiçbir şey düşünmeden, düşünceyi, öcü, acıyı, bütün istemleri unutmuş, hayal kurmayı unutmuş, orada atının üstünde durmaktan başka işi olmadan durdu. Sonra belinden tabancısını çıkarıp pencereye bir el ateş etti. Tabancısının kurşununun oraya yetişmeyeceğini bile bile. Sonra mavzerle ateş etmeğe başladı, sebepsiz, oraya.”

Bu nefis “tümce”leri başlangıçtaki apokaliptik tasvir taçlandırıyor:”Önce bir atlı geldi, ikisi birden, gün ışımadan kuyruklu yıldızı tanyerinde bir aydınlık içinde dönerken, tüfeklerini konağa doğrulttular, ateş ettiler, sonra da dolu dizgin konağın yöresinde dönmeye başladılar., sonra atlı iki oldu. Sonra üç, dört, beş oldu. Gün geçtikçe Mustafa Bey’in yanındaki atlılar konağın yöresinde dolu dizgin dönenler, kurşun yağdıranlar, hiç konuşmayanlar, hayal gibi, sadece, geceye, toza toprağa, çiğli dumana karışanlar çoğalıyordu.” Sonra yine arılar, yine kuşlar. Ve tam bir “hezeyan-ı mürteyiş”: “Konak, konağın içindeki adam, vurulmuş, kan içindeki yüzündeki açık kocaman gözleri, umudu yitirmiş, yabanıl. Yabanıl! Yabanıl!...”
Sonra, kıyametten nişan veren bir sahne. Kovalamalar, çamura batan, yaralanan Mustafa Bey, kurşun sesleri. Mestan ve Mestan’ın başına konan kelebek.
Okuyucuyu, bu hayaletler berzahında daha fazla dolaştırmayacağız. Demirciler çarşısı Cinayeti, gerçek bir cinayet...şuura, idrake, zevke ve Türk diline karşı işlenmiş. Ne bu karalama tomarının, ne Yusufcuk Yusuf’un romanla en uzak bir münasebeti var. Hele bilimsel dünya görüşü, insanı kahkahadan çatlatacak bir yakıştırma. Yaşar Kemal Haddini bildiği zaman bir ümm-i ariftir. Bir köy odasında tatlı tatlı Hz Ali cenkleri anlatabilir, kasaba kahvesinde saz çalmak da gelir elinden. Coşkun bir muhayyile, ayıklanmış bir dil, tam bir “halk ozanı”. Bu zeki Anadolu çocuğunu, azgın bir graphoman yapan, mesuliyetsiz tenkitçilerle reklam esnafı. Biz Yaşar Kemal’in bu çıkarcı veya ideolojik övgülerle kendinden geçmemesini temenni ederdik. Mütevazi kabiliyetleri olan bu arkadaş, Nobel peşinde koşacağına daha çok okusa, daha az yazsa, hem kendisi hem de edebiyatımız için hayırlı olurdu. Merimee, Korsika’nın ezeli derdi olan kangütme geleneğini yüz sayfa içinde romanlaştırmış. Bu kadar cılız bir konu altıyüz sayfada anlatılmaz. Destanlar çağı çoktan kapandı.
Hayatını kalemiyle kazanan bir yazar, bu yalancı alkış tufanı karşısında elbette ki kendini kaybedecek. Kitap ticaret metaı oldukça, yaratıcı ister istemez esnaflaşacaktır. Ödüller, kabiliyet teşvikçisi değil, öldürücüsü. Okuyucudan özür dileriz: “Edebiyatın, sanatın, düşüncenin grafoman’lara karşı korunması, ülke sınırlarının barbarlara karşı korunması kadar kutsal” diyor bir psikolog. Grafoman’lara ve beyin sömürücülerine.













Gerici kim



Canavarlara dolu bir ormandayız. Yolumuzu hayaletler kesiyor. Tanımadığımız bir dünya bu. İthal malı mefhumların kaypak ve karanlık dünyası. Gerçek, kelimelerin arkasında kayboluyor.
Ne güzel tarif: “Gerici: bir toplumun gelişmesini sağlayacak hiçbir yeniliği istemeyen, her yönüyle eskiyi özleyen ve eski düzeni getirmeğe çalışan (kimse)” (Meydan-Larousse). Tarifin tek kusuru bu ucubenin hangi çağda, hangi ülkede yaşadığı söylememesi.
Murdar bir halden muhteşem bir maziye katlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.
IV. Murat’a, Süleyman devrine dön! Diye haykıran Koçi Bey, Reşit Paşa’ya kadar Osmanlı Devletinin bütün ıslahatçıları gerici. Dante, yaşadığı çağdan iğrenir. Balzac eserini iki ezeli hakikatin ışığında yazar: kilise ve krallık. Dostoyevski maziye aşık. Dante gerici, Balzac gerici, Dostoyevski gerici!
Gerici, ilerici...Düşünce hürriyeti bu mülevves kelimelerin esaretinden kurtulmakla başlar, düşünce hürriyeti ve düşünce namusu.








Avrupa’nın Yeni Bir İhraç Metaı



Batılılaşma miti eskiyince, yeni bir yalan çıktı sahneye...Daha doğrusu, aynı nazenin taze bir makyajla arz-ı endam etti.
Filhakika, intelijansiyamızın şerefine şampanya şişeleri patlattığı bu sözde bakire, Tanzimat’dan beri tanıdığımız “Batılılaşma”nın ta kendisi.
Çağdaşlaşmak, Avrupa’nın yeni bir ihraç metaı, kokain ve LSD gibi...Şuuru felce uğratan bir zehir. “Çağ-dışılık” ithamı, iftiraların en alçakcası, en abesi. Aynı çağda muhtelif çağlar vardır. Çağdaşlaşmak neden Hrıstiyan Batı’nın putlara perestiş olsun?
Bu, kendi derisinden çıkmak, kendi mukaddeslerini inkar etmek ve peşin peşin köleiğe razı olmak değil mi...Biz apayrı bir medeniyet çocuklarıyız: düşman bir medeniyetin, bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin.
Çağdaşlaşmanın halk vicdanında adı asrileşmektir, asrileşmek, yani maskaralaşmak, gavurlaşmak. Kırk yıllık Kani’nin Yani olamayacağı, Türk’ün akl-ı selimi için bedahetlerin bedaheti: bir medeniyetin başka bir medeniyete istihale edemeyeceği Danilvesky’den beri bir kazziye-i muhkeme.






Asaletini Kaybeden İrfan



İrfanı hisarla kuşatmış Doğu, mabede bezirgan sokmamış. Yıllarca davar gütmüş, odun taşımış, çözmez...Meşaleyi çetin imtihanlardan sonra tutuşturmuşlar eline. “Emanetleri ehline tevdi ediniz” demiş din.
Mürit: ceset, can: mürşidin nefesi. Hindde hocaları soyadı taşınırmış. Karabetlerin en mukaddesi şakirtle üstad arasındaki bağ.
Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asaletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarlarından ithat edilmiş bu hazır elbiselere, küçümseyerek bakıyor. Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz. Ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe istiyendir; isteyen, arayan, susayan.