« Home | Fetih Suresi’nin Koruduğu Bilge : Mele Ceziri » | "Kürtlerin Homerosu" Evdale Zeynike » | Kürtler İçin Bir Başka İrfani İmkan : Seyyid Sıbğa... » | Taği » | Kürtlerin Bilgelik Kaynakları ve Bazı Bilgeleri(*)... » | Birlik meydanında cevlan eyledik » | Söylememek harcısı » | SAHAFLAR ŞEYHİ HACI MUZAFFER OZAK » | Tütün kültürünü anlamıyorlar » | GELENEK VE ŞAİR » 

Çarşamba, Şubat 13, 2008 

Mehmed Uzun Ya da Sanat Dünya Vatandaşıdır

“Atasözleri bana hep Fırat’ı hatırlatır. Fırat’ın coşkusu, gürül gürül akan suyu, bembeyaz dalgaları, kadim zamanı ve insana insanlığını hatırlatan uğultusu; Fırat, ataların yalın, duru sözleriyle hep birdir benim için. (…)
O zamanlar her şey doğal akışı içindeydi, insanlar binlerce yıldan o günlere kadar oldukları gibi, fazla bir değişime uğramadan yaşıyorlardı. Fırat’ın suları henüz barajlarla yaralanmamış, akışı insana hem bir çoşku hem de bir korku veriyordu. Türkçe radyo ve televizyonlar insanların duygu ve düşünce dünyasını dumura uğratmamış, dil tüm doğallığıyla, tıpkı Fırat gibi, çağlıyordu. Nar, olgunlaştığında dalında çatlıyor, balıklar tam da yumurtlama döneminde Fırat’ın akıntılarına karşı bir insan boyu kadar havalanıyor, turnalar zamanında geliyor, kırlangıçlar hep aynı kırlangıçlarmış gibi, aynı mevsimlerde, aynı güzellikle Fırat’ın sularına dalıp dalıp havalanıyorlardı.”

Mehmed Uzun


Dört yıl önce dün Cemal’e yürüyen bilge kralların sonuncusu Aliya İzzetbegoviç, ‘edebiyat, farklı milletleri birbirine yakınlaştıran en değerli iletişim alanıdır’ demişti.
Bugün bu büyük ‘kral’ın farklı yönlerini, İlmi Etüdler Derneği’nin düzenlediği bir toplantıda anmaya, anlatmaya çalışacağız.
İzzetbegoviç’in ifadesi bize, sanatın dünya vatandaşı olduğunu da ima eder.
Sanatın ‘milli’ niteliğini inkarın saçmalığı ortada, sanatkar da doğduğu ve yaşadığı yere benzer, dili, soluk alıp verdiği coğrafyanın toprağı gibi kokar, içinden geldiği toplumsal kültürün dilini konuşur, o dilin sınırlarını genişletir, düşünceyi zenginleştirir, insanı yatay olandan dikey olana çağırır, soyutlamalar ile gündelik ve geçici olandan kurtarır, daha bütüncül bakmanın yollarını açar, her şeye bir çocuğun hayret’iyle bakar, bize daha önce akledemediğimizi gösterir..Bu yönleriyle de sanat, aynı zamanda cihanşümul bir dile ve doğaya sahiptir. Hangi kavimden, hangi dilden, hangi coğrafyadan konuşursa konuşsun, kozmik vasıflarıyla öne çıkan her hakiki sanatçı, sanatın sonradan üretilmiş bütün sınırlarını aşar, bize, sınırın sınırsızlıkta olduğunu gösterir.
Bilge Kral, Doğu Batı Arasında İslam adlı görkemli eserinin ‘sanat ve tenkid’ bölümünde şöyle der : 'Sanatçı için eser, ıstırap ve başından geçenlerin etkisiyle hareketlenen içsel bir vizyondur. Tahlil ve mantıksal düşünmenin sonucu değildir. Picasso'nun deyişiyle, 'sanat acının çocuğudur.'
Sanırım Picasso’nun başka bir belirlemesi daha vardır : ‘Sanat insanı hakikate götüren en büyük yalandır.’
Acının çocuğu ve bizi hakikate götürme azmiyle yola çıkmış bir yazarı yenilerde kaybettik. Mehmed Uzun’dan söz ediyorum.
O’nu, Türkçeye çevrilen ilk romanı, Yitik Bir Aşkın Gölgesi’nde ile tanımıştım.
Ahmed-i Hani’lerin, Mele Ceziri’lerin geldiği bereketli bir edebi geleneğin dilinin zamanla paslanmasının getirdiği güçlüklerle boğuştu durdu.
Bir yandan politize olmanın, şiddeti bir konuşma biçimi olarak seçmiş örgütün ve onun da içinde bulunduğu gerilimli sorunun ağırlığı altındaydı, diğer taraftan edebiyatın evrensel dilinin zenginliğine açılmıştı.
Kürt dilini, yeniden bir edebiyat dili haline getirmenin kapısını araladı.
Uzun’un kitaplarının farklı dillere çevrilip, geniş bir okura ulaşması, ‘mahalli’ bir noktadan yola çıkmasına rağmen, evrensel bir yere varmış olmasıyla ilgiliydi.
İzzetbegoviç’in ima ettiği hakikatin farkındaydı, insanları ancak böylesi kozmik bir dilin ve duyarlığın bir araya getirebileceğini biliyordu.
11 Ekim’de yitirdiğimiz Uzun, ülkesinden uzakta geçirdi yaşamını. Göçmenliğin Derrida’nın söz ettiği varoluşsal boyutunu onda çarpıcı biçimde görmek mümkündü. İnsan çocukluğudur gerçi. Uzun da, yazdığı binlerce sayfa hikayelerde, kendi kişisel, ait olduğu kavim ve giderek insan’ın öyküsünü anlatarak yaşadı.
İş başa dönermiş, sonunda doğduğu yere döndü, zeminini oluşturan toprağa rücu etti.
İşin başa dönmesi, hakikatin kürevi niteliğindendir.
İnsan yedisinde neyse yetmişinde odur gerçeği burada da belirdi ve Uzun, Kürtlerin macerasını, kendi kişisel hikayesinin içinden geçerek anlattı, çocukluğunun o muazzam sözlü anlatı geleneklerini yeniden üretti.
Kürtlerin sorunlarını böylesi bir dille ifade etmeleri gerektiğini ısrarla vurguladı.
PKK’nin tehdidine maruz kaldı. Bir gerilim içinde kendisini tekrar Avrupa’ya attı. Lakin dediğim gibi, orada da olsa burada da ölse, insan çocukluğundan ibaret olduğu için, aynı hikayeyi başladığı yerde bitirdi.
Edebiyat, altmışlı yıllardan itibaren aşırı biçimde politize oldu. Bizim modern zamanlarda yaşadığımız bu kabz (daralma) halinden çıkışımızın son derece değerli bir imkanı edebiyatın kozmik diliyledir.
Zira, Şerif Mardin’in dediği gibi, örneğin pozitivizm insanın içindeki şiiriyeti inkar ettiği için her yerde başarısızlığa uğramıştır.
Bu hazin macerayı biz de yaşadık, yaşıyoruz.
Sorunları samimi, sahici ve adil biçimde konuşmayı bir türlü başaramıyoruz. Çünkü insan merkezli bir bakış açısından, bir yaklaşımdan uzaklaşmış durumdayız.
Sorunlarımızı insan üzerinden, insan merkezli, insani bir dilin içinden konuşamadıkça da sahih çözüm yolları bulabilmemiz imkansız.
Mehmed Uzun gibi sanatkarlar, sanatın dünya vatandaşı olduğu gerçeğini kendi kavmine en doğru anlatacak ve gerilimli dilin sıkıştırdığı zihinlerin genişlemesini sağlayacak sanatkarlardır.
Gerçi Uzun da modernleşmeden nasibini almıştı, kendi irfani geleneğinin diline aşinalığı azdı, azalmıştı. Oysa Kürtlerin son derece gürbüz bir irfani gelenek damarı vardır ve son yüzyılda, o zamanlar ‘Kürdistan’ tabir edilen o coğrafyada onlarca büyük bilge yetişmiş, yüzlerce kıymetli eser telif edilmiş, binlerce yolgösterici yerel kılavuz boy göstermiştir. Kürtlerin irfani geleneklerinin medrese ve dergahların kapatılmasından sonra tümüyle kuruduğu, kurumaya yüz tuttuğu sosyolog ve tarihçilerin araştırmalarının doğruladığı bir vakıadır.
Uzun’un Yitik Bir Aşkın Gölgesinde başta olmak üzere, bütün romanlarında, irfani gelenekle arasındaki bağların gevşemesinin izlerini bulmak mümkündür. Buna rağmen, o muazzam gelenekten çok güzellik devşirmiş, yeni yapılar inşa etmiştir.
Bu yapıların dili, bugün ülkemizin ve dünyanın sorunlarını anlamamıza ve özgürce konuşabilmemize imkan verecek niteliktedir.
Mardinkapı mezarlığına gömülen bu hazinenin kıymeti zamanında ne yazık ki bilinemedi, bari yeni Uzun’ların değeri bilinse…En insani ve kozmik dil olan edebiyatın gürbüzleşmesi yönünde çaba gösterilse. Bir iç-duyum hali olarak ‘hayret’e bürünebilsek. Bilmediğimiz dünyalara kulak kabartabilsek. Hayret’in öğrenmenin, empati yapabilmenin biricik yolu olduğunu görebilsek.
İnsan, daha önce hiç görmediğini gördüğünde, duymadığını duyduğunda, tahayyül etmediğini ettiğinde şaşırmadan öte bir şey yaşar.
Burada hayret, hem hayreti gerektiren halin ateşleyicisidir hem de sonuçlarındandır.
Ateşleyicisidir, çünkü, bir nesneye, olguya, varolana veya varlığa, ‘hayret’le bakıldığında, ondaki gizli yüz görünebilir. Sonucudur, çünkü, insan hayret ederek hayran olabilir ve baktığında yeni bir veçhe görebilir.
Böylece, hayret, hem bir tür düşüncedir hem de dönüşümdür.
Sadece düşünce değildir, çünkü hakikat düşüncelerde değildir.
Hakikatin görünümleri ancak, bir deneyim sonucu düşüncede gerçekleşen değişiklikle belirebilir. Yani bir ‘gerçek’, insanın elinden tutarak, onu bir başka ‘gerçeğe’ götürebiliyorsa geçerlidir ve dolayısıyla gerçektir.
Belki bu yüzden, Wittgenstein, kelimelerin sadece hayatın akışı içinde anlamlı olduğunu söyler.
Varlığın sesine kulak kesilen ve onu duymağa çalışmayı felsefi etkinlik yani düşünme olarak gören Heidegger’den de bir kez daha öğreniyoruz ki, insanın körlüğü gözlerinde değildir. Asıl körlük, göğsümüzdeki tahttadır.
Hayret etmeyi, düşünmenin arkhesi olarak önümüze getiren Heidegger şöyle der : ‘İnsanlar, hayretin içinden geçerek hem şimdi, hem de ilk olarak düşünmenin egemen başlangıcına vardılar’
Hikmetin kurucu ögesi hayrettir.
Hikmet, varlığın içyüzünü okumaktır.
Peki neler oluyor burada?
Heidegger’e göre, ‘hayret sırasında kendimize tutunuruz.Varolanın karşısında, onun varolması ve nasılsa öyle ve başka türlü olmaması karşısında geri adım atarız. Hayret etme, varolanın varlığı karşısında geri adım atmayla son bulmaz. Aksine o, bu geri adım ve kendine tutunma olarak aynı zamanda karşısında geri adım attığı şey tarafından ona doğru çekilir ve tutsak alınır.’
Varlığa uygun olarak konuşmayı sağlayan hayret, insanı, kendini yok eden benliğin sınırlarından kurtarır ve zihnini genişletir. Zihin darlığı, insanın temel zaafıdır.
Fazlurrahman’dan öğrendiğimize göre, tüm Arap dilbilimcileri, bize, ‘zulüm’ sözcüğünün yaygın anlamının, ‘birşeyi uygun olmadığı yere koymak’ olduğunu söylüyorlar.
Öyleyse yanlışın, yanlış yönelimin, yanlışa yönelmenin ve yanlışta ısrarın her türlüsü zulümdür.
Bunu irtikab etmeninse, göğüsteki gözün, yani iç gözün kalın gaflet perdeleriyle örtülü olmaktan ileri geldiği apaçıktır.
Görüşü keskinleştirmenin bir adı hayrettir ve bu içduyum haliyle insan, gerçeği sürekli tecrübe eder ve deneyimleri, onu hayranlık vadisinde tutar.
Bu varlığın içinde olmaktır.