Fetih Suresi’nin Koruduğu Bilge : Mele Ceziri
“iki ömrü kolkola yaşadım
biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri”
Yılmaz Odabaşı
Nubihar adı birçoğumuza bir şey ifade etmeyebilir fakat sessiz sedasız biçimde yaptığı güzelim işlerle ehlinin gönlünde taht kurmuş bir yayınevidir.
Başta Risale-i Nur olmak üzere birçok irfani eserin Kürtçe çevirisine, süreli bir yayının da içinde olduğu Nubihar’dan ulaşabiliyoruz. Örneğin Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sindeki öyküleri okura ulaştırdılar. Mesnevi-i Şerif’in mesellerinin tümü artık Kürt dilinden okunabilecek. (Çiroken Mesnewiya Hz. Mewlana) Fonetik ve sözlük açısından özgün diline yakın bir başka dilden okura ulaşması, bu coğrafyanın gönlü yaralı insanları için manevi bir şifa damlası olabilir diye düşünüyorum. Nubihar, Murad Celali’nin Diroka Pexemberan adlı eserini de yayınladı, Kuran’da geçen Peygamber kıssaları bunlar. Ve İki görkemli divan : Mela Zahire Tendureki ile (Kent’ten) Molla Ahmed-i Ceziri. İkisi de birer hazine değerinde. Ceziri, Ahmed-i Hani gibi büyük bir bilge, irfani geleneğin yetkin isimlerinden. Kürtlerin Şeyh Galib’i, Seyyid Nesimi’si bir bakıma. Osman Tunç’un göz nurunu ve yüreğini verdiği bu muhteşem çeviri için emeği geçenlere minnet ve şükran borçluyuz.
Ceziri, dizeleriyle Risale-i Nur’u şenlendiren bilge-şairlerden.
“Güzelliğin seyrine koşup gelmiş herkes her taraftan
Süslenmiş sevgililer gibi, senin cemalinle nazdarlık ediyorlar’
Risale-i Nur’u okuyanlar açısından bu aşina dizelerin, Bediüzzaman’ın Barla’daki çileli ve bereketli yaşamında ayrı bir yeri vardır.
Divan’ı Türkçeye kazandıran Tunç, bunu şöyle dile getiriyor :
“Evet, şairimizin bu latif ve narin beyti esaret yıllarındaki Said-i Nursi’nin rakik olan kalp ve ruhunda şimşekler çaktırmış olacak ki, bu mısralardan ilham alarak Barla’da Çam dağında; çam, katran, ardıç ve karakavak ağaçlarının heybetli ve hayret verici manzaralarını seyre dalıp şiir üslubunda bir mektubu kaleme almasına vesile olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Molla Ceziri’nin aşk meşrebinde takip ettiği yol, Celal ve havf yolundan ziyade, cemal ve reca yoludur. Aşk yolunda akıl ayağıyla gidilemeyeceğini, hiç kimsenin marifet cevherine akıl ile ulaşamadığını; çünkü ilahi sırları anlamada aklın aciz kaldığını söyler Ceziri. O halde marifete ulaşmanın başka bir yolu olmalı. İşte Molla Ceziri, marifete ulaşmanın yolunun aşktan geçtiğini, bu makama ulaşmak için de aşk yolunda helak olmayı göze alarak her türlü maddi ve nefsani dürtülerden ve bağlantılardan kurtulmak gerektiğine işaret eder. Aşk yolcusunun en önemli ve en zorlu mücadelesinin, ruhu, balçıktan kurtarma hadisesi olduğunu söyleyen şair, ruhun ten kafesinde hapsedilmiş olmasından yakınır.”
Bu sırrı, İbn Arabi’de, Hz. Mevlana’da, Şeyh Galip Dede’de, Ahmed-i Hani’de, Eşrefoğlu Rumi’de, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta da buluruz.
İbn Arabi, ‘beşeri’likten ‘insani’liğe yücelme macerası olan dünya yaşamında, ‘en yakınınızdaki kafirden başlamak üzere savaşın’ ayetini yorumlarken, ‘insanın en yakınındaki kafir, nefsidir, dolayısıyla asıl savaş nefsle yapılandır’ der, ‘dolayısıyla fetih, nefsin kapılarının açılmasıdır.’
Bu yetkinleşme ve Tunç’un ifadesiyle ‘balçıktan ruha yükselme’ derdi, bizim irfani geleneğin bilge şairlerinin dizelerinde kimi zaman bir ‘meyhane sembolizmi’ne dönüşür, kimi zaman, ‘sevgili’ metaforu ile, bir yüz sembolizminin kapısını aralar.
Buradan hareketle denilebilir ki, irfani geleneğin sözlük ve sembolizmini bilmeksizin ne İbn Arabi doğru okunabilir ne Seyyid Nesimi ne de Kürtlerin büyük bilgesi Ahmed-i Ceziri…Ceziri’nin şiirlerindeki dil, tıpkı Kadı Burhaneddin ve Şah Hatayi’de rastladığımız türden meyhane ve yüz sembolizmi çevresinde gelişir ve bütün soyutlama kalıpları karşımıza tekrar çıkar. ‘Fetihle ilgili ayetin, çevresinde sur olduğu’ şahlar şahı, bir toplumsal gönderme olduğu kadar, mecazi bir atıftır da ve tümüyle ‘kendi derdin söyleyen, gayrı hikayet etmeyen’ Ceziri’nin kendi şahsi gerçekliğini de kuşatmaktadır.
Bediüzzaman, Fatiha’ya ilişkin bir risalesinde, eserin Fatiha’nın emriyle yazıldığını söyler. İbn Arabi’de de bu türden vizyonlara rastlarız, ilk kadın mürşitlerinden el-Müsenna’nın hizmetine bu sure verilmiştir. Allah, kimi sureleri, kamil velilerinin ‘hizmetine’ verebilir, yardımına gönderebilir.
Molla Ahmed-i Ceziri, irfani geleneğimizin seçkin bir bilgesi olarak, ölümünden üç yüzyıl sonra, Barla’da sürgün yaşamı süren Bediüzzaman’ın gönlüne bir bağ atabilmiş ve onu kendisine bağlayabilmiştir. Böyle değil midir aşk? Kalbimize birinin bir yerden bir kement atması ve önceki bağların tümünü yıkarak kendi bağlarını kurması değil midir?
Kürtlerin irfani geleneğinin en değerli kaynaklarından birini oluşturan Ceziri’nin Divan’ını şerhedebilmek ve ‘kültürler mozayiği’ olmaktan çok bir irfani zenginlik taşıyan bu dünyayla yeniden bağ kurabilmek için söz ettiğim sembolizme aşina olmak gerekir. Tunç’tan dinleyelim : “Örneğin meyhanenin gönül, sakinin insan-ı kamil, pir-i harabatın mürşid-i kamil, put’un sevgili, sema’ın vecdi, zülfün gaybi hüviyeti, la’lin dervişin gönlünü, firakın vahdetten uzaklaşmayı, çevganın Allah’ın takdirini, yanaktaki benin hakiki vahdeti ifade ettiğini ve daha bunlar gibi bir çok ıstılahın, bildiğimiz sözlük anlamları dışında kullanıldığını bilmekle bilmemek arasındaki farkı fark etmenin ne denli önemli olduğu aşikardır. Ceziri’nin hemen her gazelinde, kasidesinde ve rubaisinde meyden, badeden, şaraptan söz etmesi tuhaf karşılanmamalıdır.’
Bunu, Mesnevi’deki kıssalarını artık Kürt dilinden de okuyabileceğimiz Hz. Mevlana, ‘üzüm sarhoşluğu değil bizim sarhoşluğumuz, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok’ diye dile getirmekte, büyük Arap bilge-şairi İbn Farıd (İbn Farıd da Risale-i Nur’da adı ve bahsi geçen sufilerdendir) ise, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ biçiminde ifade etmektedir. Buradaki mey’in ve onun yol açtığı sarhoşluğun, ‘hakikat-i Muhammediye’ olduğunu, Hayyam’ın sembolizminin yüksek bir dil oyunu olduğunu söyleyen Seyyid Hüseyin Nasr özellikle belirtmektedir.
‘Bir an olsun sensiz yaşamak mümkün değil billah
Ruhumuz sensin çünkü, sadece ona bir kafesiz biz’ dizelerinde özlemi çekilen kaynak nedir, sevgili kimdir?
Ceziri’nin hasreti Mehmed Akif’inkiyle aynı değil midir?
Sürgün şiiriyle Sezai Karakoç aynı özlemin ateşine düşmemiş midir?
Modern zamanlarda bu zengin irfani geleneğin, ‘Anadolu mayası’nın damarları kesildiğinden, uğradığımız bu travmanın sancıları bize, yıkıcı toplumsal sorunlar biçiminde geri dönmektedir.
Hakan Albayrak’ın bir yazısında belirttiği gibi, “Selahattin Demirtaş, Birinci Cihan Harbi'nde ve İstiklal Harbi'nde emperyalistlere karşı beraberce savaşıp şehit olan Türklerden ve Kürtlerden söz ediyor… O zamanlar cari olan İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekiyor…”
Emperyalistlere karşı aynı cephede ‘cihad’ eden kardeşlerin bugün düçar oldukları bela’dan kurtulmanın esenlikli bir yolunun, Molla Ceziri gibi bilgelerin taşıdığı irfani gelenekle bağların yeniden kurulması olduğu aşikar.
Bediüzzaman, Ahmed-i Ceziri, Ahmed-i Hani gibi yetkin insanların ‘ulusal kimlik’leri değil, dile getirdikleri irfan kozmiktir, kuşatıcıdır ve şifa vericidir.
Divan’dan birkaç dizeyle bitirmek isterim :
“Varlıkla ayanı tersine çevirir sevgi/Bir iksirdir aşk, bizse gümüş bakırız
Gaybı ilham eden Allah böyle icra eder hükmünü/Ruhu’l-Kudüs’ten gelir medet feyzimiz
Çok yüce unsurdandır varlık cevherimiz Mela/Doğrusu, süfli ve aşağı bir unsur değiliz biz”
biri nergis bahçesi, diğeri mahşer yeri”
Yılmaz Odabaşı
Nubihar adı birçoğumuza bir şey ifade etmeyebilir fakat sessiz sedasız biçimde yaptığı güzelim işlerle ehlinin gönlünde taht kurmuş bir yayınevidir.
Başta Risale-i Nur olmak üzere birçok irfani eserin Kürtçe çevirisine, süreli bir yayının da içinde olduğu Nubihar’dan ulaşabiliyoruz. Örneğin Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sindeki öyküleri okura ulaştırdılar. Mesnevi-i Şerif’in mesellerinin tümü artık Kürt dilinden okunabilecek. (Çiroken Mesnewiya Hz. Mewlana) Fonetik ve sözlük açısından özgün diline yakın bir başka dilden okura ulaşması, bu coğrafyanın gönlü yaralı insanları için manevi bir şifa damlası olabilir diye düşünüyorum. Nubihar, Murad Celali’nin Diroka Pexemberan adlı eserini de yayınladı, Kuran’da geçen Peygamber kıssaları bunlar. Ve İki görkemli divan : Mela Zahire Tendureki ile (Kent’ten) Molla Ahmed-i Ceziri. İkisi de birer hazine değerinde. Ceziri, Ahmed-i Hani gibi büyük bir bilge, irfani geleneğin yetkin isimlerinden. Kürtlerin Şeyh Galib’i, Seyyid Nesimi’si bir bakıma. Osman Tunç’un göz nurunu ve yüreğini verdiği bu muhteşem çeviri için emeği geçenlere minnet ve şükran borçluyuz.
Ceziri, dizeleriyle Risale-i Nur’u şenlendiren bilge-şairlerden.
“Güzelliğin seyrine koşup gelmiş herkes her taraftan
Süslenmiş sevgililer gibi, senin cemalinle nazdarlık ediyorlar’
Risale-i Nur’u okuyanlar açısından bu aşina dizelerin, Bediüzzaman’ın Barla’daki çileli ve bereketli yaşamında ayrı bir yeri vardır.
Divan’ı Türkçeye kazandıran Tunç, bunu şöyle dile getiriyor :
“Evet, şairimizin bu latif ve narin beyti esaret yıllarındaki Said-i Nursi’nin rakik olan kalp ve ruhunda şimşekler çaktırmış olacak ki, bu mısralardan ilham alarak Barla’da Çam dağında; çam, katran, ardıç ve karakavak ağaçlarının heybetli ve hayret verici manzaralarını seyre dalıp şiir üslubunda bir mektubu kaleme almasına vesile olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, Molla Ceziri’nin aşk meşrebinde takip ettiği yol, Celal ve havf yolundan ziyade, cemal ve reca yoludur. Aşk yolunda akıl ayağıyla gidilemeyeceğini, hiç kimsenin marifet cevherine akıl ile ulaşamadığını; çünkü ilahi sırları anlamada aklın aciz kaldığını söyler Ceziri. O halde marifete ulaşmanın başka bir yolu olmalı. İşte Molla Ceziri, marifete ulaşmanın yolunun aşktan geçtiğini, bu makama ulaşmak için de aşk yolunda helak olmayı göze alarak her türlü maddi ve nefsani dürtülerden ve bağlantılardan kurtulmak gerektiğine işaret eder. Aşk yolcusunun en önemli ve en zorlu mücadelesinin, ruhu, balçıktan kurtarma hadisesi olduğunu söyleyen şair, ruhun ten kafesinde hapsedilmiş olmasından yakınır.”
Bu sırrı, İbn Arabi’de, Hz. Mevlana’da, Şeyh Galip Dede’de, Ahmed-i Hani’de, Eşrefoğlu Rumi’de, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’ta da buluruz.
İbn Arabi, ‘beşeri’likten ‘insani’liğe yücelme macerası olan dünya yaşamında, ‘en yakınınızdaki kafirden başlamak üzere savaşın’ ayetini yorumlarken, ‘insanın en yakınındaki kafir, nefsidir, dolayısıyla asıl savaş nefsle yapılandır’ der, ‘dolayısıyla fetih, nefsin kapılarının açılmasıdır.’
Bu yetkinleşme ve Tunç’un ifadesiyle ‘balçıktan ruha yükselme’ derdi, bizim irfani geleneğin bilge şairlerinin dizelerinde kimi zaman bir ‘meyhane sembolizmi’ne dönüşür, kimi zaman, ‘sevgili’ metaforu ile, bir yüz sembolizminin kapısını aralar.
Buradan hareketle denilebilir ki, irfani geleneğin sözlük ve sembolizmini bilmeksizin ne İbn Arabi doğru okunabilir ne Seyyid Nesimi ne de Kürtlerin büyük bilgesi Ahmed-i Ceziri…Ceziri’nin şiirlerindeki dil, tıpkı Kadı Burhaneddin ve Şah Hatayi’de rastladığımız türden meyhane ve yüz sembolizmi çevresinde gelişir ve bütün soyutlama kalıpları karşımıza tekrar çıkar. ‘Fetihle ilgili ayetin, çevresinde sur olduğu’ şahlar şahı, bir toplumsal gönderme olduğu kadar, mecazi bir atıftır da ve tümüyle ‘kendi derdin söyleyen, gayrı hikayet etmeyen’ Ceziri’nin kendi şahsi gerçekliğini de kuşatmaktadır.
Bediüzzaman, Fatiha’ya ilişkin bir risalesinde, eserin Fatiha’nın emriyle yazıldığını söyler. İbn Arabi’de de bu türden vizyonlara rastlarız, ilk kadın mürşitlerinden el-Müsenna’nın hizmetine bu sure verilmiştir. Allah, kimi sureleri, kamil velilerinin ‘hizmetine’ verebilir, yardımına gönderebilir.
Molla Ahmed-i Ceziri, irfani geleneğimizin seçkin bir bilgesi olarak, ölümünden üç yüzyıl sonra, Barla’da sürgün yaşamı süren Bediüzzaman’ın gönlüne bir bağ atabilmiş ve onu kendisine bağlayabilmiştir. Böyle değil midir aşk? Kalbimize birinin bir yerden bir kement atması ve önceki bağların tümünü yıkarak kendi bağlarını kurması değil midir?
Kürtlerin irfani geleneğinin en değerli kaynaklarından birini oluşturan Ceziri’nin Divan’ını şerhedebilmek ve ‘kültürler mozayiği’ olmaktan çok bir irfani zenginlik taşıyan bu dünyayla yeniden bağ kurabilmek için söz ettiğim sembolizme aşina olmak gerekir. Tunç’tan dinleyelim : “Örneğin meyhanenin gönül, sakinin insan-ı kamil, pir-i harabatın mürşid-i kamil, put’un sevgili, sema’ın vecdi, zülfün gaybi hüviyeti, la’lin dervişin gönlünü, firakın vahdetten uzaklaşmayı, çevganın Allah’ın takdirini, yanaktaki benin hakiki vahdeti ifade ettiğini ve daha bunlar gibi bir çok ıstılahın, bildiğimiz sözlük anlamları dışında kullanıldığını bilmekle bilmemek arasındaki farkı fark etmenin ne denli önemli olduğu aşikardır. Ceziri’nin hemen her gazelinde, kasidesinde ve rubaisinde meyden, badeden, şaraptan söz etmesi tuhaf karşılanmamalıdır.’
Bunu, Mesnevi’deki kıssalarını artık Kürt dilinden de okuyabileceğimiz Hz. Mevlana, ‘üzüm sarhoşluğu değil bizim sarhoşluğumuz, bizim sarhoşluğumuzun sonu yok’ diye dile getirmekte, büyük Arap bilge-şairi İbn Farıd (İbn Farıd da Risale-i Nur’da adı ve bahsi geçen sufilerdendir) ise, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ biçiminde ifade etmektedir. Buradaki mey’in ve onun yol açtığı sarhoşluğun, ‘hakikat-i Muhammediye’ olduğunu, Hayyam’ın sembolizminin yüksek bir dil oyunu olduğunu söyleyen Seyyid Hüseyin Nasr özellikle belirtmektedir.
‘Bir an olsun sensiz yaşamak mümkün değil billah
Ruhumuz sensin çünkü, sadece ona bir kafesiz biz’ dizelerinde özlemi çekilen kaynak nedir, sevgili kimdir?
Ceziri’nin hasreti Mehmed Akif’inkiyle aynı değil midir?
Sürgün şiiriyle Sezai Karakoç aynı özlemin ateşine düşmemiş midir?
Modern zamanlarda bu zengin irfani geleneğin, ‘Anadolu mayası’nın damarları kesildiğinden, uğradığımız bu travmanın sancıları bize, yıkıcı toplumsal sorunlar biçiminde geri dönmektedir.
Hakan Albayrak’ın bir yazısında belirttiği gibi, “Selahattin Demirtaş, Birinci Cihan Harbi'nde ve İstiklal Harbi'nde emperyalistlere karşı beraberce savaşıp şehit olan Türklerden ve Kürtlerden söz ediyor… O zamanlar cari olan İslam Milleti anlayışının yerine doğru dürüst bir anlayışın konulamadığına dikkat çekiyor…”
Emperyalistlere karşı aynı cephede ‘cihad’ eden kardeşlerin bugün düçar oldukları bela’dan kurtulmanın esenlikli bir yolunun, Molla Ceziri gibi bilgelerin taşıdığı irfani gelenekle bağların yeniden kurulması olduğu aşikar.
Bediüzzaman, Ahmed-i Ceziri, Ahmed-i Hani gibi yetkin insanların ‘ulusal kimlik’leri değil, dile getirdikleri irfan kozmiktir, kuşatıcıdır ve şifa vericidir.
Divan’dan birkaç dizeyle bitirmek isterim :
“Varlıkla ayanı tersine çevirir sevgi/Bir iksirdir aşk, bizse gümüş bakırız
Gaybı ilham eden Allah böyle icra eder hükmünü/Ruhu’l-Kudüs’ten gelir medet feyzimiz
Çok yüce unsurdandır varlık cevherimiz Mela/Doğrusu, süfli ve aşağı bir unsur değiliz biz”


dini sohbet
dini chat
alemsohbet
film izle
dizi izle
bedeva film izle
sohbet
chat
sohpet
yonja
netlok
netlog
sohbet
yonja
sohbet
chat
sohpet
netlog
netlok
irc
sngt
sohbet
alemsohbet
alem sohbet
sohbet
sohbet odalari
chat
sohbet
manolya
yonja
sohbet
balim
balim sohbet
cet
lez sohbet
mirc
sohbet
sohbetci
facebook
sohbet
yonja
sohbet chat
mirc indir
Haber
mirc
bedeva dizi izle
film
video
izle
filmizle
izle
Posted by
efe |
10:49 AM
teşekkur
Posted by
sohbet et |
10:38 AM
Sohbet Chat Sohbet Chat Sohbet Chat Sohbet Chat
Sohbet Chat Sohbet Chat Sohbet Chat Makyaj Diyet
Posted by
osmanli dizayn |
5:12 PM